Kuran
ﯙ
ﱑ
ﭞ ﭟ ﭠ ﭡ ٢٠ ٢٠ ﭣ ﭤ ﭥ ﭦ ﭧ ٢١ ٢١
ﭩ ﭪ ﭫ ﭬ ﭭ ﭮ ٢٢ ٢٢ ﭰ ﭱ ﭲ ﭳ
ﭴ ٢٣ ٢٣ ﭶ ﭷ ﭸ ﭹ ﭺ ﭻ ﭼ ٢٤ ٢٤ ﭾ
ﭿ ﮀ ﮁ ﮂ ٢٥ ٢٥ ﮄ ﮅ ﮆ ٢٦ ٢٦ ﮈ
ﮉ ﮊ ﮋ ٢٧ ٢٧ ﮍ ﮎ ﮏ ﮐ ﮑ ٢٨ ٢٨ ﮓ
ﮔ ﮕ ﮖ ﮗ ﮘ ﮙ ﮚ ٢٩ ٢٩ ﮜ
ﮝ ﮞ ﮟ ﮠ ﮡ ﮢ ٣٠ ٣٠ ﮤ ﮥ ﮦ ﮧ
ﮨ ﮩ ﮪ ﮫ ٣١ ٣١ ﮭ ﮮ ﮯ ﮰ ﮱ
ﯓ ٣٢ ٣٢ ﯕ ﯖ ﯗ ﯘ ﯙ ﯚ ﯛ ٣٣ ٣٣
ﯝ ﯞ ﯟ ٣٤ ٣٤ ﯡ ﯢ ﯣ ﯤ ﯥ ﯦ ﯧ
ﯨ ٣٥ ٣٥ ﯪ ﯫ ﯬ ﯭ ﯮ ٣٦ ٣٦ ﯰ
ﯱ ﯲ ﯳ ﯴ ﯵ ﯶ ﯷ ﯸ ﯹ ﯺ ﯻ
ﯼ ٣٧ ٣٧ ﯾ ﯿ ﰀ ﰁ ﰂ ﰃ ﰄ
٣٨ ٣٨ ﰆ ﰇ ﰈ ﰉ ﰊ ﰋ ﰌ ﰍ ٣٩ ٣٩
وَإِن لَّمۡ تُؤۡمِنُواْ لِي فَٱعۡتَزِلُونِ ٢١ فَدَعَا رَبَّهُۥٓ أَنَّ هَٰٓؤُلَآءِ قَوۡمٞ مُّجۡرِمُونَ ٢٢
(وان لم تؤمنوا لي فاعتزلون ) “Eğer bana inanmazsanız, hiç değilse yanımdan uzaklaşın,” yani karşı çıkmayın ve bu işi, Allah aramızda hükmedene kadar benimle sizin aranızda bir mesele olarak bırakın. Ancak Mûsâ’nın u onlar arasındaki ikameti uzayınca ve Mûsâ u Yüce Allah’ın delillerini onlara arz edince, bu ve diğer öğütler de onların sadece küfür ve inatlarını arttırınca, onlara, üzerlerinde gerçekleşen bedduayı yaptı. (İbn Kesîr, 4/143.)
Soru: Mûsâ’yı u onlara dua ettikten sonra beddua etmeye iten sebep neydi?
فَمَا بَكَتۡ عَلَيۡهِمُ ٱلسَّمَآءُ وَٱلۡأَرۡضُ
Onların gök kapılarına yükselen sâlih amelleri yoktu ki gök onların yokluğuna ağlasın! Keza yeryüzünde Allah’a ibadet ettikleri yerler yoktu ki yeryüzü onların kaybına ağlasın! Bu sebepledir ki onlar, kendilerine biraz daha mühlet verilmeye hak kazanmamışlar; küfürleri, günahları, azgınlıkları ve inatları yüzünden helâkleri geciktirilmemiştir. (İbn Kesîr, 4/144.)
Soru: Yeri ve göğü kullar için ağlamaya iten sebep nedir?
فَمَا بَكَتۡ عَلَيۡهِمُ ٱلسَّمَآءُ وَٱلۡأَرۡضُ وَمَا كَانُواْ مُنظَرِينَ ٢٩
Bu, onların helâk olmalarının umursanmadığının bir beyanıdır. Müfessirler dediler ki: “Yani onlar, yeryüzünde sâlih amel işlemiyorlardı ki yeryüzü onların üzerine ağlasın veya göğe yükselen güzel bir amelleri yoktu ki gök onların üzerine ağlasın.” O hâlde mâna şöyle olur: Onların yokluğundan dolayı gök ve yer ehlinden hiç kimse bir sıkıntı duymadı. (eş-Şevkânî, 4/575.)
Soru: Âyet-i kerîmeden yola çıkarak müşriklerin değersizliğini açıkla.
وَلَقَدِ ٱخۡتَرۡنَٰهُمۡ عَلَىٰ عِلۡمٍ عَلَى ٱلۡعَٰلَمِينَ ٣٢ وَءَاتَيۡنَٰهُم مِّنَ ٱلۡأٓيَٰتِ مَا فِيهِ بَلَٰٓؤٞاْ مُّبِينٌ ٣٣
Kureyşliler işlerin ziynet ve gurur gibi dış görünüşleriyle övünüp bunun Yüce Allah’tan bir tâzim, dünyadaki hâlin zayıf olmasını da sefâlet ve Allah’tan uzaklaşma olarak telakki edince, Yüce Allah onların bu düşüncelerine; üzerinde bulundukları zayıflık ve kötü hâllerine rağmen İsrâiloğullarına vermiş olduğu nimetleri, Firavun ve hanedanının da köklerini kurutmak suretiyle helâk etmesini hatırlatarak cevap vermiştir. (el-Bikâî, 7/76.)
Soru: Dünyadaki zenginlik, Yüce Allah’ın zengin kulunu sevip ondan razı olduğuna, fakir olmak da Yüce Allah’ın fakir kuluna öfkelenip buğzettiğine mi delildir?
أَهُمۡ خَيۡرٌ أَمۡ قَوۡمُ تُبَّعٖ وَٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ أَهۡلَكۡنَٰهُمۡۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ مُجۡرِمِينَ ٣٧
Yüce Allah, Firavun’un kavminin helâk edilmesini misal olarak zikrettikten sonra ibret almalarının daha yakın olduğu bir misal daha zikretti. O da Firavun’un kavmine nispetle kendi şehirlerine daha yakın olan bir kavmin helâk olmasıdır. Bunlar Tübba‘ kavmidir. Şöyle ki: Araplar Tübba‘ın mülkünün ve kavmi Yemen’in büyüklüğünü birbirlerinden işitiyorlardı. Yapmış oldukları yolculukta Arapların birçoğu onların bu güçlerine ve büyüklüğüne şahit olmuşlar ve onlara isabet eden Arîm seliyle helâk oluşlarını birbirlerine anlatıyorlardı. (İbn Âşûr, 25/308.)
Soru: Tübba‘ kavmini misal olarak zikretmenin faydası nedir?
أَهُمۡ خَيۡرٌ أَمۡ قَوۡمُ تُبَّعٖ وَٱلَّذِينَ مِن قَبۡلِهِمۡ أَهۡلَكۡنَٰهُمۡۚ إِنَّهُمۡ كَانُواْ مُجۡرِمِينَ ٣٧
Âyetin mânası şudur: Kureyşliler mi daha güçlü ve kuvvetlidir, yoksa Tübba‘ kavmi ve onlardan önce geçen kâfirler mi? Muhakkak ki küfretmelerinden ötürü hem Tübba‘ın kavmini hem de kâfirleri helâk etmişizdir. Onları helâk ettiğimiz gibi (Kureyşlileri de) helâk ederiz. Sözün maksadı, tehdittir. (İbn Cüzeyy, 2/324.)
Soru: Âyet-i kerîmede vârit olan tehdidi açıkla.
وَمَا خَلَقۡنَا ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلۡأَرۡضَ وَمَا بَيۡنَهُمَا لَٰعِبِينَ ٣٨ مَا خَلَقۡنَٰهُمَآ إِلَّا بِٱلۡحَقِّ وَلَٰكِنَّ أَكۡثَرَهُمۡ لَا يَعۡلَمُونَ ٣٩
İşte onlar bu yüzden (Yüce Allah’ın, kullarını neden yarattığını bilmediklerinden dolayı) mâsiyetlere karşı cüretkâr olabiliyor ve yeryüzünde fesad çıkartabiliyorlar. Ne bir sevap umuyorlar ne de bir azaptan korkuyorlar! (el-Bikâî, 7/79.)
Soru: Kulu mâsiyetlere ve fesad çıkartmaya cüretkâr kılan şey nedir? Ve kulu istikamet ve doğruluk üzere olmaya sevk eden sebep nedir?