Kuran
ﯨ
ﱔ
ﭛ ١٧ ١٧ ﭝ ﭞ ﭟ ﭠ ﭡ ﭢ ﭣ
ﭤ ﭥ ﭦ ﭧ ﭨ ﭩ ﭪ ﭫ ﭬ ﭭ ﭮ ﭯ ١٨ ١٨
ﭱ ﭲ ﭳ ﭴ ﭵ ﭶ ﭷ ﭸ ﭹ
ﭺ ﭻ ١٩ ١٩ ﭽ ﭾ ﭿ ﮀ ﮁ
ﮂ ﮃ ﮄ ﮅ ﮆ ﮇ ٢٠ ٢٠ ﮉ ﮊ ﮋ
ﮌ ﮍ ﮎ ﮏ ﮐ ﮑ ﮒ ﮓ
ﮔ ﮕ ﮖ ﮗ ﮘ ﮙ ﮚ ﮛ
٢١ ٢١ ﮝ ﮞ ﮟ ﮠ ﮡ ﮢ ﮣ ﮤ ﮥ ﮦ ﮧ ﮨ
ﮩ ﮪ ﮫ ٢٢ ٢٢ ﮭ ﮮ ﮯ ﮰ ﮱ ﯓ ﯔ ﯕ
ﯖ ﯗ ﯘ ﯙ ﯚ ﯛ
ﯜ ﯝ ﯞ ﯟ ﯠ ﯡ ٢٣ ٢٣ ﯣ ﯤ
ﯥ ﯦ ﯧ ﯨ ﯩ ﯪ ﯫ ﯬ ﯭ
ﯮ ﯯ ﯰ ﯱ ﯲ ﯳ ﯴ ﯵ ﯶ ٢٤ ٢٤
ﯩ
وَلۡتَنظُرۡ نَفۡسٞ مَّا قَدَّمَتۡ لِغَدٖۖ
(قدمت) “hazırladığına” fiilinin geçmiş zaman sîgasıyla gelmesi amele koşmada çabuk hareket edilip erteletilmemesi yönünde bir teşviktir. Çünkü kul ancak önceden hazırladığı amellere sahiptir. Gelecek ise onun elinde olmadığı gibi gelecekte neyin yaşanacağını da bilmemektedir: “Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez.” (Lokmân, 31/34.)
Soru: (قدمت) “hazırladığına” fiilinin mâzi sîgasıyla gelmesinin sebebi nedir?
وَلۡتَنظُرۡ نَفۡسٞ مَّا قَدَّمَتۡ لِغَدٖۖ
Bu âyet kulun nefsini muhasebe etmesinde asıl delildir. Kulun, nefsini sürekli kontrol etmesi gerekir; eğer onda hata görürse, o hatadan vazgeçip samimi bir tevbe ederek ve ona ulaştıracak sebeplerden de yüz çevirerek o hatasını düzeltir. Eğer Allah’ın emirlerinden birinde nefsini hatalı görürse onu yerine getirmek için tüm gayretini sarfeder ve bu eksik yanını kemâle erdirip tamamlamak için Rabbinden yardım ister. Neticede Yüce Allah’ın kendisine bahşettiği lütufları ile taksiratını kıyaslar ki bu da tabiî olarak kendisinde hayâ duygusunu zorunlu kılar. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 853.)
Soru: Bu âyet ışığında nefis muhasebesinden bahset.
وَلَا تَكُونُواْ كَٱلَّذِينَ نَسُواْ ٱللَّهَ فَأَنسَىٰهُمۡ أَنفُسَهُمۡۚ
Kendisini unutturması, bu yüce mertebelerdeki nasiplerini ve saadete, kurtuluşa ve yararına olacak ve kendisiyle kemâle ereceği sebepleri unutturmasıdır. Bunların hepsini unutturur da artık aklına bile getirtmez. Onu sürekli anmaz, onun için gayret etmez. Bundan dolayı ona rağbeti de olmaz. Çünkü onun aklına böyle bir şey gelmez ki ona yönelip tercih etsin. Aynı şekilde nefsinin ayıplarını, eksik yönlerini ve afetlerini de unutturur da bunları izale etmek aklına bile gelmez. (İbn Kayyim, 3/147.)
Soru: Kul, nefsini nasıl unutur?
وَلَا تَكُونُواْ كَٱلَّذِينَ نَسُواْ ٱللَّهَ فَأَنسَىٰهُمۡ أَنفُسَهُمۡۚ أُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡفَٰسِقُونَ ١٩
(فانساهم انفسهم) “Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler;” sanki bu âyeti işiten kişi şöyle sual etmiştir: “Allah’ın onlara kendi nefislerini unutturmasının neticesi ne olmuştur?” Cevaben kendisine şöyle denilir: Onlar bunun sebebiyle kötü amellerde mâsiyetin son sınırına ulaşmışlardır. Öyle ki kendileri hakkında şu söz hak olmuştur: Onların içinde bulundukları mâsiyetin ötesinde bir mâsiyet yoktur! (İbn Âşûr, 28/114.)
Soru: Allah’ın onlara nefislerini unutturmasının sonucu ne olmuştur?
لَوۡ أَنزَلۡنَا هَٰذَا ٱلۡقُرۡءَانَ عَلَىٰ جَبَلٖ لَّرَأَيۡتَهُۥ خَٰشِعٗا مُّتَصَدِّعٗا مِّنۡ خَشۡيَةِ ٱللَّهِۚ
Bu, Kur’ân’ın öğütlerini düşünmeye teşviktir. Yüce Allah düşünmeyi/tedebbür etmeyi terk etmek için bir mazeretin olmadığını beyan etmiştir. Şayet dağlar bu Kur’ân ile muhatap olsaydı ve dağların da aklî melekeleri olsaydı onun öğütlerine boyun eğerlerdi de katılığına ve heybetine rağmen onu Allah korkusundan baş eğerek parça parça olmuş görürdün. (Kurtubî, 20/388.)
Soru: Bu beyandan sonra Kur’ân’ı düşünmeyi terk etmede kişi için bir mazeret olur muydu?
هُوَ ٱللَّهُ ٱلَّذِي لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَۖ عَٰلِمُ ٱلۡغَيۡبِ وَٱلشَّهَٰدَةِۖ هُوَ ٱلرَّحۡمَٰنُ ٱلرَّحِيمُ ٢٢
Daha sonra Yüce Allah hiç kimsenin kendisiyle ortak olması mümkün olmayan ilâhlık vasfıyla vahdaniyetine delil sunarak şöyle buyurmuştur: “Görülmeyeni ve görüleni bilendir.” Diğer âyetlerde de Yüce Allah bu delille vahdaniyetine delil sunmuştur. (eş-Şenkîtî, 8/68.)
Soru: Yüce Allah’ın ilâhlıkta bir olduğunun delili nedir?
هُوَ ٱللَّهُ ٱلَّذِي لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ٱلۡمَلِكُ ٱلۡقُدُّوسُ ٱلسَّلَٰمُ ٱلۡمُؤۡمِنُ
Yüce Allah’ın (الملك) “mülkün sahibi” vasfını ispat etmek ile O’nun hata ve kusurlarla bilinen dünya kralları gibi olduğu vehminden sakındırmak için tüm vasıflardan sonra (المؤمن) “emniyete kavuşturandır” vasfı zikredilmiştir. Dolayısıyla öncelikle (القدوس) “eksiklikten münezzehtir” vasfıyla Zatını kötü vasıflardan uzak kılmıştır. (المؤمن) “emniyete kavuşturandır” vasfıyla görülmeyen bütün tasarruflarını ihanetten ve hileden uzak kılmıştır. (السلام) “selâmet verendir” vasfıyla da zâhirî tasarruflarını adâletsizlik ve zulümden uzak kılmıştır. (İbn Âşûr, 28/121.)
Soru: Neden (القدوس السلام المؤمن) “eksiklikten münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır” vasıfları Yüce Allah’ın (الملك) “mülkün sahibi” isminden sonra zikredilmiştir?