Kuran
ﯛ
ﱒ
ﭚ ﭛ ﭜ ﭝ ﭞ ﭟ ﭠ ﭡ ﭢ ﭣ
٢٩ ٢٩ ﭥ ﭦ ﭧ ﭨ ﭩ ﭪ ﭫ ﭬ ﭭ
ﭮ ﭯ ﭰ ﭱ ﭲ ﭳ ﭴ ﭵ ﭶ ﭷ
٣٠ ٣٠ ﭹ ﭺ ﭻ ﭼ ﭽ ﭾ ﭿ ﮀ ﮁ
ﮂ ﮃ ﮄ ﮅ ﮆ ٣١ ٣١ ﮈ ﮉ ﮊ ﮋ ﮌ
ﮍ ﮎ ﮏ ﮐ ﮑ ﮒ ﮓ ﮔ ﮕ ﮖ ﮗ
ﮘ ﮙ ﮚ ٣٢ ٣٢ ﮜ ﮝ ﮞ ﮟ ﮠ ﮡ ﮢ
ﮣ ﮤ ﮥ ﮦ ﮧ ﮨ ﮩ ﮪ ﮫ ﮬ ﮭ ﮮ
ﮯ ﮰ ﮱ ﯓ ﯔ ٣٣ ٣٣ ﯖ ﯗ ﯘ ﯙ ﯚ ﯛ
ﯜ ﯝ ﯞ ﯟ ﯠ ﯡ ﯢ ﯣ ﯤ ﯥ ﯦ ﯧ
ﯨ ﯩ ٣٤ ٣٤ ﯫ ﯬ ﯭ ﯮ ﯯ ﯰ ﯱ
ﯲ ﯳ ﯴ ﯵ ﯶ ﯷ ﯸ ﯹ ﯺ ﯻ ﯼ ﯽ
ﯾ ﯿ ﰀ ﰁ ﰂ ﰃ ﰄ ﰅ ﰆ ﰇ ﰈ ٣٥ ٣٥
ﯜ
وَإِذۡ صَرَفۡنَآ إِلَيۡكَ نَفَرٗا مِّنَ ٱلۡجِنِّ يَسۡتَمِعُونَ ٱلۡقُرۡءَانَ فَلَمَّا حَضَرُوهُ قَالُوٓاْ أَنصِتُواْۖ فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوۡاْ إِلَىٰ قَوۡمِهِم مُّنذِرِينَ ٢٩
Yani o cinler Kur’ân’ı işittiler. Bu da onlardan bir edeptir... (و لوا الى قومهم منذرين) “uyarıcılar olarak kavimlerine dönmüşlerdi,” yani Rasûlullah’tan ﷺ yana işittikleri hakikatler konusunda kendilerini uyardılar. Bu durum, Yüce Allah’ın şu buyruğunda ifade ettiği gibidir: “Her topluluktan bir taifenin dini iyi öğrenmek ve milletlerini geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaları gerekli olmaz mı? Ki böylece belki yanlış hareketlerden çekinirler.” (Tevbe, 9/122) Bu âyet ile cinlerden uyarıcıların olduğu, ancak peygamberlerin olmadığına delil getirilmiştir. Ki Allah’ın cinlerden bir peygamber göndermediğinde şüphe yoktur. (İbn Kesîr, 4/172)
Soru: Kur’ân’ı işittiklerinde cinlerin edebi neydi ve cinlerden elçiler/peygamberler var mıdır?
قَالُواْ يَٰقَوۡمَنَآ إِنَّا سَمِعۡنَا كِتَٰبًا أُنزِلَ مِنۢ بَعۡدِ مُوسَىٰ مُصَدِّقٗا لِّمَا بَيۡنَ يَدَيۡهِ
Cinler, Îsâ’yı u zikretmediler. Çünkü Îsâ’ya u İncil nâzil olmuştu ve İncil’de birtakım öğütler, kalbi incelten sözler ile helal ve haramlarla ilgili az hükümler vardı. Hakikatte İncil, Tevrat’taki şeriatı tamamlamak içindi. Asıl olan ise Tevrat’tı. Bundan dolayı şöyle dediler: “Mûsâ’dan sonra indirilen...” Aynı şekilde Varaka b. Nevfel de Cibrîl’in u ilk nüzûlünü Rasûlullah ﷺ kendisine haber verdiğinde şöyle demişti: “Müjdeler olsun! bu gördüğün, Allah’ın Hz. Mûsâ’ya gönderdiği Nâmus’tur.” (İbn Kesîr, 4/173)
Soru: Neden cinler (انزل من بعد موسى) “Mûsâ’dan sonra indirilen” dediler de “Îsâ’dan sonra indirilen” demediler?
مُصَدِّقٗا لِّمَا بَيۡنَ يَدَيۡهِ يَهۡدِيٓ إِلَى ٱلۡحَقِّ وَإِلَىٰ طَرِيقٖ مُّسۡتَقِيمٖ ٣٠ يَٰقَوۡمَنَآ أَجِيبُواْ دَاعِيَ ٱللَّهِ وَءَامِنُواْ بِهِۦ
Kur’ân’ı övüp onun büyük yerini ve mertebesini beyan ettikten sonra onları imana davet ettiler. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 783)
Soru: Cinlerin sözlerinin tertibinde davetle ilgili önemli bir fayda vardır. Bunu açıkla.
فَٱصۡبِرۡ كَمَا صَبَرَ أُوْلُواْ ٱلۡعَزۡمِ مِنَ ٱلرُّسُلِ وَلَا تَسۡتَعۡجِل لَّهُمۡۚ كَأَنَّهُمۡ يَوۡمَ يَرَوۡنَ مَا يُوعَدُونَ لَمۡ يَلۡبَثُوٓاْ إِلَّا سَاعَةٗ مِّن نَّهَارِۢ بَلَٰغٞۚ فَهَلۡ يُهۡلَكُ إِلَّا ٱلۡقَوۡمُ ٱلۡفَٰسِقُونَ ٣٥
Dinde övülen azim, kendisinde nefsin terbiye edildiği ve ümmetin ıslah olduğu azimdir. Bunun temeli, hoşlanılmayan şeylere karşı sabretmek, saiki takvâ, kuvveti ise murakabedir. Şöyle ki: Müminin nefsini muhasebeye çekmede ihmalkâr hareket etmemesi gerekir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: (و ان تصبروا و تتقوا فان ذلك من عز م الأمور) “Eğer sabreder ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, bilin ki bunlar (yapmaya değer) azmi gerektiren işlerdendir.” (Âl-i İmrân, 3/186) (İbn Âşûr, 26/67)
Soru: Övülen azmin temelleri nelerdir?
فَٱصۡبِرۡ كَمَا صَبَرَ أُوْلُواْ ٱلۡعَزۡمِ مِنَ ٱلرُّسُلِ وَلَا تَسۡتَعۡجِل لَّهُمۡۚ
(اولوا العزم من الرسل) “peygamberlerden azim sahibi olanların:” Bu peygamberler Nûh, İbrâhim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed’dir, Allah’ın salât ve selâmı hepsinin üzerine olsun. Dolayısıyla Rasûlullah’ın ﷺ , kendileri gibi sabretmesi emredildiği peygamberler dört tane idi, kendisi ile beşincisi oldu. (eş-Şenkîtî, 7/241)
Soru: Ulü’l-azm peygamberler hangileridir?
فَٱصۡبِرۡ كَمَا صَبَرَ أُوْلُواْ ٱلۡعَزۡمِ مِنَ ٱلرُّسُلِ وَلَا تَسۡتَعۡجِل لَّهُمۡۚ
Yüce Allah, Nebîsine ﷺ faziletli değerlerin en yücesi olan sabrı emrettikten sonra kusurların anası olan aceleden onu nehyetti. Tâ ki başarı ve zaferin garantisi olan sabır ahlâkı ile süslenmesi tam olsun. Şöyle buyurdu: “Onlar hakkında acele etme,” yani acele etmeyi isteyip de vakti gelmeksizin onlara zarar verecek bir şeye kalkışmış olma. (el-Bikâî, 18/191)
Soru: Âyet-i kerîme davetçinin mükemmelliğinin iki vasıf ile olacağını beyan etmektedir. Bu iki vasfı açıkla.
كَأَنَّهُمۡ يَوۡمَ يَرَوۡنَ مَا يُوعَدُونَ لَمۡ يَلۡبَثُوٓاْ إِلَّا سَاعَةٗ مِّن نَّهَارِۢ
Çünkü başlarına gelen azabın şiddeti, dünyada kaldıkları müddeti ve kaldıkları senelerin ve ayların ne kadar sürdüğünü kendilerine unutturur. Nitekim şanı Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah, ‘Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?’ diye sorar. ‘Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık; işte, saymakla görevli olanlara sor.’ derler.” (Mü’minûn, 23/112-113) (Taberî, 22/146)
Soru: Kâfirleri, dünyada kısa süre kaldıklarını düşünmeye iten sebep neydi?