Kuran
ﯗ
ﱑ
ﭛ ﭜ ﭝ ﭞ ﭟ ﭠ ﭡ ﭢ ﭣ ﭤ ﭥ ﭦ
ﭧ ﭨ ﭩ ﭪ ﭫ ﭬ ﭭ ﭮ ﭯ ﭰ ٢٣ ٢٣ ﭲ ﭳ
ﭴ ﭵ ﭶ ﭷ ﭸ ﭹ ﭺ ﭻ ﭼ ﭽ ﭾ ﭿ ﮀ ﮁ
ﮂ ﮃ ﮄ ﮅ ﮆ ﮇ ﮈ ﮉ ﮊ ٢٤ ٢٤
ﮌ ﮍ ﮎ ﮏ ﮐ ﮑ ﮒ ﮓ ﮔ
ﮕ ﮖ ﮗ ٢٥ ٢٥ ﮙ ﮚ ﮛ ﮜ
ﮝ ﮞ ﮟ ﮠ ﮡ ﮢ ﮣ ﮤ
ﮥ ٢٦ ٢٦ ﮧ ﮨ ﮩ ﮪ ﮫ ﮬ ﮭ ﮮ ﮯ
ﮰ ﮱ ﯓ ﯔ ﯕ ﯖ ﯗ ﯘ ﯙ ﯚ ٢٧ ٢٧ ﯜ
ﯝ ﯞ ﯟ ﯠ ﯡ ﯢ ﯣ ﯤ ﯥ ﯦ ﯧ ﯨ ﯩ
٢٨ ٢٨ ﯫ ﯬ ﯭ ﯮ ﯯ ﯰ ﯱ ﯲ ﯳ ﯴ ﯵ
ﯶ ﯷ ﯸ ﯹ ﯺ ﯻ ٢٩ ٢٩ ﯽ ﯾ ﯿ ﰀ ﰁ
ﰂ ﰃ ﰄ ﰅ ﰆ ٣٠ ٣٠ ﰈ ﰉ ﰊ
ﰋ ﰌ ﰍ ﰎ ﰏ ﰐ ﰑ ﰒ ﰓ ﰔ ﰕ ﰖ ٣١ ٣١
ذَٰلِكَ ٱلَّذِي يُبَشِّرُ ٱللَّهُ عِبَادَهُ ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ وَعَمِلُواْ ٱلصَّٰلِحَٰتِۗ
Yüce Allah, iman edip sâlih amel işleyen kulları için cennet bahçelerini zikrettikten sonra şöyle buyurmaktadır: “İşte Allah’ın, iman eden ve salih amel işleyen yapan kullarına müjdelediği nimet budur.” Bu, Yüce Allah’ın kendilerini müjdelemesiyle onlar için muhakkak gerçekleşecektir. (İbn Kesîr, 4/114.)
Soru: Bu âyette müminlerin müjdelenmesindeki sebep nedir?
وَهُوَ ٱلَّذِي يَقۡبَلُ ٱلتَّوۡبَةَ عَنۡ عِبَادِهِۦ وَيَعۡفُواْ عَنِ ٱلسَّيِّـَٔاتِ وَيَعۡلَمُ مَا تَفۡعَلُونَ ٢٥
Tevbe, kişinin ihlâsı ve doğruluğu sebebiyle kâmil, her ikisinin yokluğuyla da nakıs olan büyük amellerden olunca; bununla dünyevî bir amaç kastedildiğinde fasit amele dönüşünce ve asıl yeri Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği kalp olunca âyet-i kerîme (و يعلم ما تفعلون) “yaptıklarınızı bilendir” buyruğuyla bitirilmiştir. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 758.)
Soru: Neden âyet-i kerîme Yüce Allah’ın “yaptıklarınızı bilendir” buyruğuyla bitirilmiştir?
وَهُوَ ٱلَّذِي يَقۡبَلُ ٱلتَّوۡبَةَ عَنۡ عِبَادِهِۦ وَيَعۡفُواْ عَنِ ٱلسَّيِّـَٔاتِ وَيَعۡلَمُ مَا تَفۡعَلُونَ ٢٥
Âyet-i kerîmede; insanlar, tevbe edenler veya bunun dışındaki isimler yerine (عباده) “kulları” isminin kullanılması, Yüce Allah’ın, kullarına, kulluk makamında oldukları için şefkatli olduğuna işaret etmektedir. Zira yaratıp var eden Za,t yarattığının iyi olmasını ister. (İbn Âşûr, 25/90.)
Soru: Neden âyet-i kerîmede insanlar veya tevbe edenler tabiri yerine (عباد) “kullar” tabiri kullanılmıştır?
۞وَلَوۡ بَسَطَ ٱللَّهُ ٱلرِّزۡقَ لِعِبَادِهِۦ لَبَغَوۡاْ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَلَٰكِن يُنَزِّلُ بِقَدَرٖ مَّا يَشَآءُۚ إِنَّهُۥ بِعِبَادِهِۦ خَبِيرُۢ بَصِيرٞ ٢٧
Yüce Allah, bol bol verdiği takdirde bu nimetlerin kulu fesada sürükleyeceğini kulun hâlinden bildiği için onun maslahatını gözeterek dünyayı ondan kısar. Bu sebeple rızkın daraltılması kul için zayıflık olmadığı gibi genişletilmesi de fazilet anlamına gelmez. Rivâyet edildiğine göre Peygamber ﷺ şanı yüce Rabbinden şöyle nakleder: “Mümin kullarım arasından, Benden bir tür ibadette bulunmayı ister ve Ben çok iyi biliyorum ki eğer o ibadet türünü ona verecek olursam, bu sefer ucb (kendini beğenme) ona gelir ve onun o amelini ifsat eder. Yine mü’min kullarım arasından ancak zenginliğin kendisini düzelttiği kimseler vardır; eğer Ben onu fakir kılacak olursam, fakirlik onu ifsat eder. Aynı şekilde mü’min kullarım arasından ancak fakirliğin ıslah ettiği kimseler de vardır. Onları zengin edecek olursam, zenginlik onu ifsat eder.” (Elbânî, Silsiletü’s Sahîha, 1774.)- (Kurtubî, 18/475.)
Soru: Rızkın genişlemesi her zaman insan için hayır mıdır?
وَهُوَ ٱلَّذِي يُنَزِّلُ ٱلۡغَيۡثَ مِنۢ بَعۡدِ مَا قَنَطُواْ وَيَنشُرُ رَحۡمَتَهُۥۚ وَهُوَ ٱلۡوَلِيُّ ٱلۡحَمِيدُ ٢٨
Diğer nimetler içerisinden Yüce Allah özellikle “yağmur” nimetini zikretti. Çünkü bu, insanların kendisi hakkında ihtilaf etmedikleri bir nimettir. Çünkü bu, insanlar ve hayvanlar için faydalı gıdaların çıkmasıyla hayatın devam etmesinde asıl olan nimettir. (İbn Âşûr, 25/95.)
Soru: Neden genel rızıktan sonra “yağmur” zikredilmiştir?
وَهُوَ ٱلَّذِي يُنَزِّلُ ٱلۡغَيۡثَ مِنۢ بَعۡدِ مَا قَنَطُواْ وَيَنشُرُ رَحۡمَتَهُۥۚ وَهُوَ ٱلۡوَلِيُّ ٱلۡحَمِيدُ ٢٨
Âyet-i kerîmede özellikle (لولي الحميد) “Hakiki dost, övülmeye lâyık olan” sıfatlarının zikredilme sebebi, kullarına yardım ettiğini bildirdiği bu konuma uygun olmasındandır. Çünkü dost, dostlarına iyilik yapar; övülmeye layık olan da nimetleri ihsan eder. (İbn Âşûr, 25/96.)
Soru: Âyetin bu kısmında en uygun olan en güzel isimler (لولي الحميد) “Hakiki dost, övülmeye lâyık olan” isimleridir. Bunu açıkla.
وَمَآ أَصَٰبَكُم مِّن مُّصِيبَةٖ فَبِمَا كَسَبَتۡ أَيۡدِيكُمۡ وَيَعۡفُواْ عَن كَثِيرٖ ٣٠
Mâna şudur: İnsanların canlarına ve mallarına isabet eden musibetler ancak günahlar sebebiyledir. (İbn Cüzeyy, 2/303.)
Soru: Felaketlerin doğadan kaynaklandığını, günahların bunda bir müdahalesinin olmadığını söyleyenler hakkında görüşün nedir?