Kuran
ﮪ
ﱍ
ﭜ ﭝ ﭞ ﭟ ﭠ ﭡ ﭢ ٣٣ ٣٣ ﭤ ﭥ
ﭦ ﭧ ﭨ ﭩ ﭪ ٣٤ ٣٤ ﭬ ﭭ ﭮ
ﭯ ﭰ ﭱ ﭲ ﭳ ﭴ ﭵ ٣٥ ٣٥ ﭷ ﭸ
ﭹ ﭺ ﭻ ﭼ ﭽ ﭾ ﭿ ﮀ ﮁ ﮂ ﮃ
ﮄ ﮅ ﮆ ٣٦ ٣٦ ﮈ ﮉ ﮊ ﮋ ﮌ ﮍ ﮎ ﮏ
ﮐ ﮑ ﮒ ﮓ ﮔ ﮕ ﮖ ﮗ ٣٧ ٣٧ ﮙ ﮚ ﮛ
ﮜ ﮝ ﮞ ﮟ ﮠ ﮡ ﮢ ﮣ ﮤ
ﮥ ﮦ ﮧ ﮨ ﮩ ﮪ ٣٨ ٣٨ ﮬ ﮭ ﮮ ﮯ
ﮰ ﮱ ﯓ ﯔ ﯕ ﯖ ﯗ ﯘ ﯙ ﯚ ﯛ ﯜ
ﯝ ﯞ ﯟ ﯠ ﯡ ﯢ ﯣ ٣٩ ٣٩
ﯥ ﯦ ﯧ ﯨ ﯩ ﯪ ﯫ ﯬ ﯭ ﯮ ﯯ ﯰ
ﯱ ﯲ ﯳ ﯴ ﯵ ﯶ ﯷ ﯸ ﯹ ﯺ
ﯻ ﯼ ٤٠ ٤٠ ﯾ ﯿ ﰀ ﰁ ﰂ ﰃ ﰄ
ﰅ ﰆ ﰇ ﰈ ﰉ ﰊ ﰋ ﰌ ٤١ ٤١
وَإِذَا مَسَّ ٱلنَّاسَ ضُرّٞ دَعَوۡاْ رَبَّهُم مُّنِيبِينَ إِلَيۡهِ ثُمَّ إِذَآ أَذَاقَهُم مِّنۡهُ رَحۡمَةً إِذَا فَرِيقٞ مِّنۡهُم بِرَبِّهِمۡ يُشۡرِكُونَ ٣٣
Yani bu kâfirlere hastalık ve herhangi bir felaket dokunduğunda Rablerine dua ederler. Yani başlarına gelen musibetin ortadan kalması için O’ndan yardım isterler. Putlarını bırakıp O’na yönelirler. Çünkü o putlarından yana bir çare ve kurtuluşun olmadığını bilirler. (ثم اذا اذاقهم منه رحمة) “Sonra Allah, katından onlara bir rahmet (nimet ve bolluk) tattırınca,” yani bir afiyet ve nimeti tattırınca, (إذا فريق منهم بربهم يشركون) “bakarsınız ki onlardan bir grup yine Rablerine ortak koşuyorlar,” yani ibadette O’na ortak koşarlar. (Kurtubî, 16/433)
Soru: Yüce Allah’ın, kendisini zorluk anında anıp bollukta unutan kimseyi nasıl ayıpladığını açıkla.
وَإِذَآ أَذَقۡنَا ٱلنَّاسَ رَحۡمَةٗ فَرِحُواْ بِهَاۖ وَإِن تُصِبۡهُمۡ سَيِّئَةُۢ بِمَا قَدَّمَتۡ أَيۡدِيهِمۡ إِذَا هُمۡ يَقۡنَطُونَ ٣٦
Bak, burada (hayrı zikrederken) nasıl da (إذا) “izâ” edatını kullanıp da şerde (إن) “in” edatını kullanarak (وإن تصبهم سيئة) “Şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenalık gelse” buyurdu. Zira (إذا) “izâ” edatı, gerçekleşmesi kesin olan cümlelerde kullanılır. (إن) “in” edatı ise böyle değildir. Çünkü o gerçekleşmesi şüpheli olan fiiller için kullanılır. Dolayısıyla bunda Yüce Allah’ın, kullarına isabet ettirdiği hayrın isabet eden şerden daha çok olduğuna işaret vardır. (İbn Cüzeyy, 2/169)
Soru: Âyet-i kerîmede, kullara isabet eden hayrın şerden daha çok olması nasıl ifade edilmiştir?
وَإِن تُصِبۡهُمۡ سَيِّئَةُۢ بِمَا قَدَّمَتۡ أَيۡدِيهِمۡ إِذَا هُمۡ يَقۡنَطُونَ ٣٦
Musibetler günahlar sebebiyle başa geldiği için, Allah bu mânaya dikkat çeker ve kendisi sebebiyle cezalandırıldıkları mâsiyetlerden dönmemelerini ve onların ümitsizliklerini yadırgayarak şöyle buyurmaktadır: “Şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenalık gelse...” (el-Bikâî, 15/95)
Soru: Günahların sonucunda gerçekleşen bazı neticeleri say.
وَإِن تُصِبۡهُمۡ سَيِّئَةُۢ بِمَا قَدَّمَتۡ أَيۡدِيهِمۡ إِذَا هُمۡ يَقۡنَطُونَ ٣٦
Yüce Allah’ın (بما قدمت أيديهم) “Şayet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenalık gelse...” kavli, kulların, dünyada başlarına gelen kötülüklerin sebebinin bizzat kendi işledikleri ameller olduğuna işaret etmek içindir. O ameller için Yüce Allah sonuçlara tesir eden sebepler kılmıştır. Bunların esrarlarını ve inceliklerini ancak Yüce Allah kavrar. Bu durumda insana düşen, nefislerini hesaba çekmek, kötülüklerin isabet etmesine sebep olacak etkenleri ortadan kaldıracak sebepleri işletmek ve kaçırdıkları şeyleri tedarik etmektir. İşte bu, onları kötülüklerden kurtarmada daha etkilidir. Ayrıca ümitsizliğe düşmekten daha iyidir ki bu da tenzil, yani Kur’ân’ın öğrettiği yüce edeplerden biridir. Yüce Allah şöyle buyurdu: “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir.” (Nisâ, 4/79) (İbn Âşûr, 21/101)
Soru: Dünyada insana isabet eden musibetlerin sebebi nedir?
وَمَآ ءَاتَيۡتُم مِّن رِّبٗا لِّيَرۡبُوَاْ فِيٓ أَمۡوَٰلِ ٱلنَّاسِ فَلَا يَرۡبُواْ عِندَ ٱللَّهِۖ وَمَآ ءَاتَيۡتُم مِّن زَكَوٰةٖ تُرِيدُونَ وَجۡهَ ٱللَّهِ فَأُوْلَٰٓئِكَ هُمُ ٱلۡمُضۡعِفُونَ ٣٩
İmam Şa‘bî dedi ki: “Bu âyetin mânası şudur: İnsan, dünyada kendisiyle faydalanmak gayesiyle birine hizmet etmiş ve işini kolaylaştırmışsa, yaptığı bu hizmet karşılığında sağladığı bu menfaat sebebiyle yaptığı hizmeti Allah katında artmaz.” (Kurtubî, 16/438)
Soru: Sadece dünyevî bir karşılık bekleyerek birine yaptığı yardımdan ötürü kul mükâfatlandırılır mı?
ظَهَرَ ٱلۡفَسَادُ فِي ٱلۡبَرِّ وَٱلۡبَحۡرِ بِمَا كَسَبَتۡ أَيۡدِي ٱلنَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعۡضَ ٱلَّذِي عَمِلُواْ لَعَلَّهُمۡ يَرۡجِعُونَ ٤١
Vermiş olduğu imtihanlarla lütufta bulunan ve vermiş olduğu cezalarla ihsanda bulunan Allah ne yücedir! Öyle ya, eğer elleriyle kazandıklarının tümüne karşılık onlara azabı tattırmış olsaydı yeryüzüne ayak basan hiçbir canlı bırakmazdı. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 643)
Soru: Vermiş olduğu belâda bile Yüce Allah’ın kula bahşettiği bir nimeti ve fazlı vardır. Bu nasıl olur?
ظَهَرَ ٱلۡفَسَادُ فِي ٱلۡبَرِّ وَٱلۡبَحۡرِ بِمَا كَسَبَتۡ أَيۡدِي ٱلنَّاسِ
Yeryüzünde fesadın ortaya çıkması kıtlık, fitneler ve benzerinin zuhuru ile olur. Denizde fitnenin çıkması boğulmak, az avın olması, ticaretlerin kesata uğraması ve benzeri hâllerde olur. Bütün bunların ortaya çıkması ise insanların işledikleri küfür ve isyan sebebiyledir. (İbn Cüzeyy, 2/169)
Soru: Fesadın ortaya çıkmasının alâmetleri ve sebepleri nelerdir?