Kuran
ﮢ
ﱉ
ﭙ ﭚ ﭛ ﭜ ﭝ ٥٦ ٥٦ ﭟ
ﭠ ﭡ ﭢ ﭣ ﭤ ﭥ
ﭦ ٥٧ ٥٧ ﭨ ﭩ ﭪ ﭫ ﭬ ﭭ ﭮ
ﭯ ﭰ ﭱ ﭲ ﭳ ﭴ ﭵ ﭶ ﭷ ﭸ
ﭹ ﭺ ٥٨ ٥٨ ﭼ ﭽ ﭾ ﭿ
ﮀ ﮁ ﮂ ﮃ ٥٩ ٥٩ ﮅ ﮆ ﮇ ﮈ ﮉ ﮊ
ﮋ ﮌ ﮍ ﮎ ﮏ ﮐ ﮑ ﮒ ﮓ ﮔ ﮕ
ﮖ ﮗ ٦٠ ٦٠ ﮙ ﮚ ﮛ ﮜ ﮝ ﮞ
ﮟ ﮠ ﮡ ﮢ ﮣ ﮤ ﮥ ﮦ
ﮧ ٦١ ٦١ ﮩ ﮪ ﮫ ﮬ ﮭ ﮮ ﮯ ﮰ
ﮱ ﯓ ﯔ ﯕ ﯖ ﯗ ﯘ ﯙ ﯚ ٦٢ ٦٢
ﯜ ﯝ ﯞ ﯟ ﯠ ﯡ ﯢ ﯣ ﯤ ﯥ
ﯦ ﯧ ﯨ ﯩ ﯪ ﯫ ٦٣ ٦٣ ﯭ ﯮ ﯯ ﯰ
ﯱ ﯲ ﯳ ﯴ ﯵ ﯶ ﯷ ﯸ ﯹ ٦٤ ٦٤
فَأُوْلَٰٓئِكَ لَهُمۡ عَذَابٞ مُّهِينٞ ٥٧
Aşırı şiddetinden, acısından ve kalplere kadar erişmesinden dolayı onlara(مهين) “alçaltıcı” bir azap vardır. Peygamberleri ve âyetlerini hakir görmelerinden dolayı Yüce Allah da onları hakir kılacaktır. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 543.)
Soru: Yüce Allah mücrimleri amelleri cinsinden nasıl cezalandırmıştır?
وَٱلَّذِينَ هَاجَرُواْ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ ثُمَّ قُتِلُوٓاْ أَوۡ مَاتُواْ لَيَرۡزُقَنَّهُمُ ٱللَّهُ رِزۡقًا حَسَنٗاۚ
Hicretin kadrini yüceltmek için Yüce Allah, müminlerden, özellikle Allah yolunda hicret eden, sonra öldürülen veya ölenleri zikretmiştir. (İbn Âşûr, 17/309.)
Soru: Âyette geçen Yüce Allah’ın kendilerini zikrettiği kimseler müminlerin geneline dâhil olmalarına rağmen neden özellikle “Allah yolunda hicret edenler” olarak ayrıca zikredilmiştir?
وَٱلَّذِينَ هَاجَرُواْ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ ثُمَّ قُتِلُوٓاْ أَوۡ مَاتُواْ لَيَرۡزُقَنَّهُمُ ٱللَّهُ رِزۡقًا حَسَنٗاۚ وَإِنَّ ٱللَّهَ لَهُوَ خَيۡرُ ٱلرَّٰزِقِينَ ٥٨
Şanı Yüce Allah buyuruyor ki: Yurtlarından ve ailelerinden ayrılıp da bunları Yüce Allah’ın rızası için O’na olan itaatleri ve düşmanlarıyla olan cihadları uğruna terk edip, sonra öldürülen veya ölenleri -bu hâl üzere iken- kıyamet gününde cennetinde güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. “Güzel” ile kastedilen, bol rızıktır. (Taberî, 18/673.)
Soru: Vatanı/yurdu terk etmek ne zaman sâlih amelden sayılır?
ذَٰلِكَۖ وَمَنۡ عَاقَبَ بِمِثۡلِ مَا عُوقِبَ بِهِۦ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيۡهِ لَيَنصُرَنَّهُ ٱللَّهُۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٞ ٦٠
Şayet “Bu iki vasfın cezalandırmayla ilişkisi nedir?” diye sorulsa, buna iki cihetten cevap veririz: a- Bu iki vasfın zikredilmesinde bağışlamanın cezalandırmaktan daha faziletli olduğunu bildirme vardır. Sanki bununla affetmeye dair bir teşvik söz konusudur.
b- Bu iki vasfın zikredilmesinde Yüce Allah’ın, cezalandırdığı vakit cezalandıranı bağışladığına dair işaret vardır. (Taberî, 2/62.)
Soru: Âyet-i kerîmenin, Yüce Allah’ın (عفو) “çok bağışlayıcı” ve (غفور) “mağfiret edici” olmasıyla bitirilmesinin sebeb-i münasebeti nedir?
ذَٰلِكَۖ وَمَنۡ عَاقَبَ بِمِثۡلِ مَا عُوقِبَ بِهِۦ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيۡهِ لَيَنصُرَنَّهُ ٱللَّهُۚ إِنَّ ٱللَّهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٞ ٦٠
Bu (af ve mağfiretle onlara muamele etmesi), Yüce Allah’ın zatında istikrar bulan ve tüm zamanlarda kullarına karşı yaptığı uygulamasıdır. Öyleyse ey mazlum olan ve aleyhlerine suç işlenen kimseler, sizin de affedip bağışlamanız ve cezalandırmaktan vazgeçmeniz gerekir ki Yüce Allah da sizin O’nun kullarına davrandığınız gibi sizlere davransın. Zira, “Kim bağışlar ve barışı sağlarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir.” (Şûrâ, 42/40.)- (Tefsîru’s-Sa‘dî, 543.)
Soru: Yüce Allah’ın (عفو غفور) “çok bağışlayıcı ve mağfiret edici” vasfından ne fayda elde edersin?
ذَٰلِكَ بِأَنَّ ٱللَّهَ يُولِجُ ٱلَّيۡلَ فِي ٱلنَّهَارِ وَيُولِجُ ٱلنَّهَارَ فِي ٱلَّيۡلِ وَأَنَّ ٱللَّهَ سَمِيعُۢ بَصِيرٞ ٦١
Çünkü zafer iki rakipten birinin diğerine üstün gelmesini, yine savaşta bir ordunun başka bir orduya karışmasını gerektirir. Yüce Allah da bu (zafer) için senenin bir kısmında gündüzün müddetinin gecenin müddetine, bir kısmında ise gecenin müddetinin gündüzün müddetine galip gelmesini misal olarak zikretmiştir. (İbn Âşûr, 17/314.)
Soru: İnsanların hâli galip olmak ile mağlup olma arasında gidip gelir. Âyet-i kerîme bu mânayı nasıl ifade etmiştir?
وَأَنَّ ٱللَّهَ هُوَ ٱلۡعَلِيُّ ٱلۡكَبِيرُ ٦٢
Gök ve yer ehlinden sâdır olan bütün ibadetlerin hepsinden kastın O’nun yüceltilmesi, tâzim edilmesi, celâl ve ikrâm sahibi olmakla takdir edilmesi O’nun büyüklüğündendir. Bundan dolayı tekbir, namaz ve benzeri büyük ibadetlerin şiarı olmuştur. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 544.)
Soru: Neden tekbir büyük ibadetlerin şiarı olmuştur?