Kuran
ﯫ
ﱔ
ﯫ
ﭜ ١ ١ ﭞ ﭟ ﭠ ﭡ ﭢ ﭣ ﭤ ﭥ ﭦ
ﭧ ﭨ ﭩ ﭪ ﭫ ﭬ ﭭ
ﭮ ﭯ ﭰ ﭱ ﭲ ٢ ٢ ﭴ ﭵ ﭶ ﭷ ﭸ ﭹ
ﭺ ﭻ ﭼ ٣ ٣ ﭾ ﭿ ﮀ ﮁ ﮂ ﮃ ﮄ ﮅ
ﮆ ﮇ ﮈ ٤ ٤ ﮊ ﮋ ﮌ ﮍ ﮎ ﮏ
ﮐ ﮑ ﮒ ﮓ ﮔ ﮕ ﮖ ﮗ ﮘ
ﮙ ﮚ ﮛ ﮜ ﮝ ﮞ ﮟ ﮠ ﮡ ﮢ
٥ ٥ ﮤ ﮥ ﮦ ﮧ ﮨ ﮩ ﮪ ﮫ ﮬ ﮭ
ﮮ ﮯ ﮰ ﮱ ﯓ ﯔ ﯕ ٦ ٦ ﯗ ﯘ
ﯙ ﯚ ﯛ ﯜ ﯝ ﯞ ﯟ ﯠ ٧ ٧ ﯢ
ﯣ ﯤ ﯥ ﯦ ﯧ ﯨ ﯩ ﯪ ﯫ ﯬ
ﯭ ﯮ ﯯ ﯰ ﯱ ﯲ ﯳ ﯴ ٨ ٨
يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِي ٱلۡأَرۡضِ ٱلۡمَلِكِ ٱلۡقُدُّوسِ ٱلۡعَزِيزِ ٱلۡحَكِيمِ ١
Bu sûrede “tesbih” lafzı bir münasebetten ötürü muzâri/geniş zaman sîgasıyla, diğer sûrelerde ise geçmiş zaman sîgasıyla gelmiştir. Bu münasebet şudur: Bu sûrenin konu ettiği mesele cuma namazının kadrini yüceltmek ve ticaretle eğlence için namazlarını yarıda bırakıp çıkanları kınamadır. Dolayısıyla kesintisiz ve devamlı olduğuna işaret eden gök ve yer ehlinin tesbihini anlatmak uygun düşmüştür. Bunda da cuma namazını tamamlamayanlara üstü kapalı bir ikaz vardır. (İbn Âşûr, 28/206.)
Soru: Neden (يسبح) “tesbih eder” fiili diğer sûrelerde mâzi sîgasıyla geliyorken bu sûrede muzâri sîgasıyla gelmiştir?
يُسَبِّحُ لِلَّهِ مَا فِي ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِي ٱلۡأَرۡضِ
Yüce Allah göklerdeki ve yerdeki her şeyin Zatını tesbih ettiğini haber veriyor. Yani konuşan-konuşmayan tüm canlılar O’nu tesbih etmektedir. (İbn Kesîr, 4/363.)
Soru: Mahlûkatın Allah’ı tesbih etmesi sadece konuşanlar ile mi sınırlıdır?
هُوَ ٱلَّذِي بَعَثَ فِي ٱلۡأُمِّيِّۧنَ رَسُولٗا مِّنۡهُمۡ يَتۡلُواْ عَلَيۡهِمۡ ءَايَٰتِهِۦ وَيُزَكِّيهِمۡ وَيُعَلِّمُهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ وَٱلۡحِكۡمَةَ وَإِن كَانُواْ مِن قَبۡلُ لَفِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٖ ٢
Peygamber’in ﷺ , görevlerinin ilki olarak âyetleri okuması zikredilmiştir. Çünkü tebliğin başlangıcı vahyi ulaştırmak ile olur. İkinci görev olarak tezkiye/temizleme zikredilmiştir. Çünkü davetin başlangıcı manevî şirk ve ona bağlı olan kötü amel ve huylar gibi manevî kirlerden arındırıp temizlemektir. Bundan sonra ise onlara Kitab’ı öğretmesi zikredilmiştir. Çünkü onlara (tevhidi/dini) tebliğ ettikten sonra Kitap/Kur’ân onlara bu dinin maksat ve mânalarını açıklamaktadır. (İbn Âşûr, 28/209.)
Soru: Neden âyetteki cümle; önce tilâvet, sonra tezkiye, ardından da Kitap ve hikmeti öğretmekle başlamıştır?
هُوَ ٱلَّذِي بَعَثَ فِي ٱلۡأُمِّيِّۧنَ رَسُولٗا مِّنۡهُمۡ يَتۡلُواْ عَلَيۡهِمۡ ءَايَٰتِهِۦ وَيُزَكِّيهِمۡ وَيُعَلِّمُهُمُ ٱلۡكِتَٰبَ وَٱلۡحِكۡمَةَ وَإِن كَانُواْ مِن قَبۡلُ لَفِي ضَلَٰلٖ مُّبِينٖ ٢
“Kitap”tan asıl gaye, onu iyice anlayıp gereğince amel etmektir. Bu da amelle süslenmiş ilim, aklî ve naklî ilimle desteklenmiş ameldir. Tâ ki o ilimdeki her hükmü olması gereken yere uygulayabilsinler, İsrâiloğullarının saptıkları gibi sapıp da ciltlerce kitap taşıyan merkep olmasınlar. Nebî’nin ﷺ bundan başka hiçbir mûcizesi olmasaydı, yine de asıl gaye tahakkuk etmiş olurdu. (el-Bikâî, 20/51.)
Soru: Müslüman, ne zaman tam anlamıyla Kur’ân’dan istifade eder?
مَثَلُ ٱلَّذِينَ حُمِّلُواْ ٱلتَّوۡرَىٰةَ ثُمَّ لَمۡ يَحۡمِلُوهَا كَمَثَلِ ٱلۡحِمَارِ يَحۡمِلُ أَسۡفَارَۢاۚ بِئۡسَ مَثَلُ ٱلۡقَوۡمِ ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بِـَٔايَٰتِ ٱللَّهِۚ وَٱللَّهُ لَا يَهۡدِي ٱلۡقَوۡمَ ٱلظَّٰلِمِينَ ٥
Yüce Allah kendilerine Tevrat verilen ve amel etmeleri yüklenip de onunla amel etmeyen Yahudileri kınayarak şöyle buyurmaktadır: (كمثل الحمار يح ل اسفارا) “ciltlerce kitap taşıyan merkebin durumu gibidir,” yani üzerine kitapların yüklendiği ve o kitapların içerisinde nelerin olduğunu bilmeyen merkep gibidir. O merkep, üzerinde taşıdıklarından habersizce sadece maddî olarak yüklenir. İşte bu Yahudiler de kendilerine verilen kitapları taşımada böyledirler. Lafzen onu ezberlemişler, ancak ne onu anlamışlar ne de gereğince amel etmişlerdir. (İbn Kesîr, 4/364.)
Soru: Kur’ân’ı anlamayan, onun üzerinde düşünmeyen ve onunla amel etmeyen Kur’ân hafızı Kur’ân ehlinden sayılır mı?
مَثَلُ ٱلَّذِينَ حُمِّلُواْ ٱلتَّوۡرَىٰةَ ثُمَّ لَمۡ يَحۡمِلُوهَا كَمَثَلِ ٱلۡحِمَارِ يَحۡمِلُ أَسۡفَارَۢاۚ
Bu âyette verilen mesel Yahudiler için olsa da mâna itibariyle Kur’ân’ı taşıyıp onunla amel etmeyen, hakkını edâ etmeyen ve gereğince onu gözetmeyen kimseyi de kapsamaktadır. (el-Kâsımî, 9/229.)
Soru: Bu mesel sadece Tevrat ehline mi hastır?
مَثَلُ ٱلَّذِينَ حُمِّلُواْ ٱلتَّوۡرَىٰةَ ثُمَّ لَمۡ يَحۡمِلُوهَا كَمَثَلِ ٱلۡحِمَارِ يَحۡمِلُ أَسۡفَارَۢاۚ
Meymûn b. Mihrân der ki: “Merkep/eşek, sırtındakinin kitap mı, yoksa gübre mi olduğunu bilmez. İşte Yahudiler de böyledir.” (eş-Şevkânî, 5/225.)
Soru: Meymûn’un sözünden yola çıkarak Yahudiler ile merkebin benzerlik yönünü açıkla.