Kuran
ﮎ
ﰺ
ﭜ ﭝ ﭞ ﭟ ﭠ ﭡ ﭢ ﭣ ﭤ ﭥ ﭦ
ﭧ ﭨ ﭩ ﭪ ﭫ ﭬ ﭭ ﭮ ﭯ ﭰ
ﭱ ﭲ ﭳ ﭴ ﭵ ﭶ ﭷ ﭸ ﭹ ﭺ
ﭻ ﭼ ﭽ ﭾ ﭿ ﮀ ﮁ ﮂ ﮃ
ﮄ ﮅ ﮆ ﮇ ﮈ ﮉ ﮊ ٢٤٦ ٢٤٦ ﮌ ﮍ
ﮎ ﮏ ﮐ ﮑ ﮒ ﮓ ﮔ ﮕ ﮖ
ﮗ ﮘ ﮙ ﮚ ﮛ ﮜ ﮝ ﮞ
ﮟ ﮠ ﮡ ﮢ ﮣ ﮤ ﮥ ﮦ ﮧ ﮨ ﮩ
ﮪ ﮫ ﮬ ﮭ ﮮ ﮯ ﮰ ﮱ
ﯓ ﯔ ﯕ ﯖ ﯗ ﯘ ﯙ ﯚ ﯛ ٢٤٧ ٢٤٧
ﯝ ﯞ ﯟ ﯠ ﯡ ﯢ ﯣ ﯤ
ﯥ ﯦ ﯧ ﯨ ﯩ ﯪ ﯫ
ﯬ ﯭ ﯮ ﯯ ﯰ ﯱ ﯲ ﯳ
ﯴ ﯵ ﯶ ﯷ ﯸ ﯹ ﯺ ﯻ ٢٤٨ ٢٤٨
قَالُواْ وَمَا لَنَآ أَلَّا نُقَٰتِلَ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ وَقَدۡ أُخۡرِجۡنَا مِن دِيَٰرِنَا وَأَبۡنَآئِنَاۖ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقِتَالُ تَوَلَّوۡاْ إِلَّا قَلِيلٗا مِّنۡهُمۡۚ وَٱللَّهُ عَلِيمُۢ بِٱلظَّٰلِمِينَ ٢٤٦
Âyetteki ibret ve öğüt noktası, savaşmaya başladıktan veya üzerlerine (savaş) farz kılındıktan sonra onların hâline düşmekten sakındırmaktır. İbn Âşûr, 2/484.
Soru: Bu âyetin öğrettiği ibret ve öğüt nedir?
قَالُواْ وَمَا لَنَآ أَلَّا نُقَٰتِلَ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ وَقَدۡ أُخۡرِجۡنَا مِن دِيَٰرِنَا وَأَبۡنَآئِنَاۖ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقِتَالُ تَوَلَّوۡاْ إِلَّا قَلِيلٗا مِّنۡهُمۡۚ وَٱللَّهُ عَلِيمُۢ بِٱلظَّٰلِمِينَ ٢٤٦
Bu âyette, daha başlangıçta savaşı istememeleri hususunda bir uyarı vardır. Savaş ancak dini ikame etmeye mâni olduğunda defedilir. Yüce Allah’ın âyette buyurduğu gibi:
“Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi.” Mümine düşen, savaşı talep etmeyip, mümkün oldukça kaçınmasıdır. Çünkü savaşı ister de istediği kendisine verilirse, tıpkı bunların azı hariç dönüp kaçtıkları gibi o da âcze düşüp kaçar. el-Bikâî, 1/470.
Soru: Asıl olan, davet ile başlamamızdır. Öyleyse cihad ne zaman meşru olur?
قَالُواْ وَمَا لَنَآ أَلَّا نُقَٰتِلَ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ وَقَدۡ أُخۡرِجۡنَا مِن دِيَٰرِنَا وَأَبۡنَآئِنَاۖ
Yüce Allah bu âyette, onların bu savaşı, (yurtlarından) çıkartılmalarından dolayı duydukları öfkeye dayandırdıklarını haber verdi. Oysa ki Allah yolunda olan kişi, sırf Allah’ın kelimesi (dini) yüce olsun diye savaşan kişidir. el-Bikâî, 1/472.
Soru: Yüce Allah’ın savaşan kişiyi yardımsız bırakmasının sebeplerinden biri de niyetinin Allah için olmamasıdır. Bunu açıkla.
فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيۡهِمُ ٱلۡقِتَالُ تَوَلَّوۡاْ إِلَّا قَلِيلٗا مِّنۡهُمۡۚ وَٱللَّهُ عَلِيمُۢ بِٱلظَّٰلِمِينَ ٢٤٦
Onlara savaş farz kılınıp, hakikati görüp, düşünceleri savaşın başlangıcına odaklanınca (تولوا) “Geri dönüp kaçtılar.” Yani niyetleri sarsıldı ve azimleri gevşedi. İşte bu, refah içinde olan, tembelliğe meyyal ümmetlerin durumudur. Gurur ve izzet vakitlerinde savaşı temenni eder, savaş geldiğinde de zayıf ve korkak düşüp mizaçlarına boyun eğerler. İbn Atıyye, 1/331.
Soru: Toplumun bolluk üzere terbiye edilmesinin tehlikesi nedir?
إِنَّ ٱللَّهَ ٱصۡطَفَىٰهُ عَلَيۡكُمۡ وَزَادَهُۥ بَسۡطَةٗ فِي ٱلۡعِلۡمِ وَٱلۡجِسۡمِۖ
İlmen de beden yapısı olarak da sizden daha mükemmeldir. Buradan yola çıkarak deriz ki: Hükümdarın ilim sahibi, görünüşü güzel, bedeninde ve nefsinde güçlü bir metanete ve kuvvete sahip olması gerekir. İbn Kesîr, 1/275.
Soru: Bu âyette hükümdar olan kişinin, kendisiyle sıfatlanması gereken vasıflar vardır. Bunlar nelerdir?
إِنَّ ٱللَّهَ ٱصۡطَفَىٰهُ عَلَيۡكُمۡ وَزَادَهُۥ بَسۡطَةٗ فِي ٱلۡعِلۡمِ وَٱلۡجِسۡمِۖ
İlimdeki üstünlüğün cisimdeki üstünlükten önce zikredilmesinde; manevî faziletin fiziksel faziletten daha üstün ve daha değerli olduğuna işaret vardır. Hatta neredeyse aralarında bir mukayese yapılamayacak derecede bir üstünlük söz konusudur. Âlûsî, 2/167.
Soru: Neden ilimdeki üstünlük, bedendeki üstünlükten sonra zikredilmiştir?
إِنَّ ٱللَّهَ ٱصۡطَفَىٰهُ عَلَيۡكُمۡ وَزَادَهُۥ بَسۡطَةٗ فِي ٱلۡعِلۡمِ وَٱلۡجِسۡمِۖ
Fakirliğinden ve nesebinin sizden aşağı olmasından dolayı (Tâlût’u) üzerinize hükümdar tayin etmesini olmayacak bir şey gibi görmeyin. Zira bunun esası evvela; Yüce Allah’ın dilediği kimseyi seçmesidir. Yüce Allah da onu seçmiş, onu tercih etmiştir ki O, sizin maslahatınıza olanı en iyi bilendir.
İkincisine gelince, kendisiyle siyasî meseleleri bilmede mütemekkin olabilmesi için asıl dayanak ilmî birikimdir. Âlûsî, 2/167.
Soru: Bir insanı tercihte Rabbânî mukayese ile beşerî mukayesenin arasında nasıl bir fark vardır?