Kuran
ﮜ
ﱆ
ﭚ ﭛ ١٥ ١٥ ﭝ ﭞ ﭟ ﭠ ﭡ
١٦ ١٦ ﭣ ﭤ ﭥ ﭦ ﭧ ﭨ ﭩ ﭪ ١٧ ١٧ ﭬ
ﭭ ﭮ ﭯ ﭰ ﭱ ﭲ ﭳ ﭴ ﭵ ﭶ ١٨ ١٨
ﭸ ﭹ ﭺ ﭻ ﭼ ﭽ ١٩ ١٩ ﭿ ﮀ
ﮁ ﮂ ﮃ ﮄ ﮅ ﮆ ﮇ ﮈ ٢٠ ٢٠ ﮊ
ﮋ ﮌ ﮍ ﮎ ﮏ ﮐ ﮑ ٢١ ٢١ ﮓ ﮔ
ﮕ ﮖ ﮗ ﮘ ﮙ ﮚ ﮛ ﮜ ﮝ
ﮞ ٢٢ ٢٢ ﮠ ﮡ ﮢ ﮣ ﮤ ﮥ ﮦ ﮧ
ﮨ ﮩ ﮪ ﮫ ﮬ ﮭ ٢٣ ٢٣ ﮯ ﮰ ﮱ
ﯓ ﯔ ﯕ ﯖ ﯗ ﯘ ٢٤ ٢٤ ﯚ
ﯛ ﯜ ﯝ ﯞ ﯟ ﯠ ﯡ ﯢ
ﯣ ﯤ ﯥ ﯦ ﯧ ﯨ ﯩ ٢٥ ٢٥ ﯫ ﯬ ﯭ ﯮ ﯯ
ﯰ ﯱ ﯲ ﯳ ﯴ ﯵ ﯶ ﯷ
ﯸ ﯹ ﯺ ﯻ ﯼ ﯽ ﯾ ﯿ ٢٦ ٢٦
وَأَلۡقَىٰ فِي ٱلۡأَرۡضِ رَوَٰسِيَ أَن تَمِيدَ بِكُمۡ وَأَنۡهَٰرٗا وَسُبُلٗا لَّعَلَّكُمۡ تَهۡتَدُونَ ١٥
Bu âyet-i kerîmede sebeplere sarılmak gerektiğine dair en iyi delil vardır. (Kurtubî, 12/305.)
Soru: Yüce Allah’a tevekkül etmek sebepleri almaya aykırı mıdır, bunu izah et.
وَإِن تَعُدُّواْ نِعۡمَةَ ٱللَّهِ لَا تُحۡصُوهَآۗ إِنَّ ٱللَّهَ لَغَفُورٞ رَّحِيمٞ ١٨
(و ان تعدوا نعمة الله) “Allah’ın nimetini saymaya kalksanız,” şükürden soyutlanmış salt bir sayma ile (لا تحصوها) “onu sayamazsınız,” yani o nimetlere şükretmeniz bir yana, onları saymaya bile güç yetiremezsiniz. Çünkü Yüce Allah’ın kulları üzerindeki açık-gizli tüm nimetleri nefesler ve lahzalar sayısıncadır. Kulların bilip bilmediği musibetleri kendilerinden defettiği nimetler sayılamayacak kadar çoktur. (ان الله لغفور رحيم) “Hakikaten Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir,” birçok nimetle ihsanda bulunmasına rağmen yapacağınız az bir şükürden bile razı olur. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 437.)
Soru: Neden âyet-i kerîme Yüce Allah’ın (الغفور) “el-Ğafûr” ve (الرحيم) “er-Rahîm” sıfatlarıyla bitmiştir?
وَإِن تَعُدُّواْ نِعۡمَةَ ٱللَّهِ لَا تُحۡصُوهَآۗ إِنَّ ٱللَّهَ لَغَفُورٞ رَّحِيمٞ ١٨
Yüce Allah sûrede bu kısma kadar, kendileriyle vahdaniyetine istidlâlde bulunmak üzere yarattıklarının birçok çeşidini zikretti. Bundan ötürü hemen ardından (افمن خلق كمن لا يخلق) “yaratan (Allah), yaratmayan (putlar) gibi olur mu?” kavlini getirdi. Burada da kulları üzerindeki nimetlerini sayması söz konusudur. Bundan dolayı (وإن تعدوا نعمةٱلله لا تحصوها) “Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız.” kavliyle sözü devam ettirdi. Daha sonra, (إن ٱلله لغفور رحيم) “Hakikaten Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” kavlini zikretti. Yani nimetlerine karşı şükürdeki kusurunuzu bağışlar. (İbn Cüzeyy, 1/460.)
Soru: Yüce Allah’ın, âyeti (إنٱللهلغفوررحيم) “Hakikaten Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” kavliyle takip ettirmesinin sebebi nedir?
وَٱللَّهُ يَعۡلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعۡلِنُونَ ١٩
Yüce Allah açık olan şeyleri bildiği gibi gizli ve kalplerde olanları da bildiğini haber veriyor. O, kıyamet günü, her amel işleyene, yaptığı amele göre karşılık verecektir; amelleri hayır ise hayır ile, şer ise şer ile. (İbn Kesîr, 2/546.)
Soru: Gizlediğin ve açığa vurduğun her şeyi Yüce Allah’ın bilmesinden amelî olarak ne fayda elde edersin?
وَٱلَّذِينَ يَدۡعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ لَا يَخۡلُقُونَ شَيۡـٔٗا وَهُمۡ يُخۡلَقُونَ ٢٠ أَمۡوَٰتٌ غَيۡرُ أَحۡيَآءٖۖ وَمَا يَشۡعُرُونَ أَيَّانَ يُبۡعَثُونَ ٢١
Yüce Allah’ın “diriler değil” kavlini zikretmesindeki fayda şudur: Nutfe gibi kendisinde hayat olmayan bazı nesnelere sonradan hayat gelebilir. Buna benzer birtakım nesneleri istisna tutmak için bu “diriler değil” kaydı getirildi. Sanki Rabbimiz şöyle der gibidir: “O (putlar) ölüdürler ve netice olarak da hayatı kabul etmeye uygun değildirler.” (Âlûsî, 14/485.)
Soru: Müşriklerin ilâhlarını ifade ederken (اموات) “ölülerdir” lafzının (غير احياء) “diriler değil” ifadesiyle tekit edilmesindeki fayda nedir?
لِيَحۡمِلُوٓاْ أَوۡزَارَهُمۡ كَامِلَةٗ يَوۡمَ ٱلۡقِيَٰمَةِ وَمِنۡ أَوۡزَارِ ٱلَّذِينَ يُضِلُّونَهُم بِغَيۡرِ عِلۡمٍۗ أَلَا سَآءَ مَا يَزِرُونَ ٢٥
Onlar, kendilerinin bâtıl üzere olan sapkınlar olduklarını bilmeyenleri saptırırlar. Bu buyrukta onların aldatmalarının akıl sahiplerinde revaç bulmayacağına tembih vardır. Onları ancak câhil ve aptallar taklit eder. Yine bunda ziyadesiyle onları yerme ve kınama vardır. Çünkü onlara düşen görev, câhilleri doğru yola iletmeleriydi, saptırmaları değil. Bu âyet ile hakkı gösteren ile ondan engelleyeni araştırmasının mukallide farz olduğuna delil getirilmiştir. Bu sebeple bu husustaki cehâletinden dolayı mazur sayılmaz. (Âlûsî, 489/490.)
Soru: Âyet-i kerîmeye dayanarak cehâletin ve (kör) taklidin kötülüklerinden bahset.
وَأَتَىٰهُمُ ٱلۡعَذَابُ مِنۡ حَيۡثُ لَا يَشۡعُرُونَ ٢٦
Yani kendilerini güvende zannettikleri bir yerden azap onlara gelmişti. (Kurtubî, 12/314.)
Soru: Azap çoğunlukla güvenilen yerden mi gelir, yoksa korkulan yerden mi?