Kuran
ﮑ
ﰿ
ﭝ ﭞ ﭟ ﭠ ﭡ ﭢ ﭣ ﭤ ﭥ ﭦ
ﭧ ﭨ ﭩ ١٠٤ ١٠٤ ﭫ ﭬ ﭭ ﭮ ﭯ ﭰ
ﭱ ﭲ ﭳ ﭴ ﭵ ﭶ ﭷ ﭸ ﭹ ﭺ ﭻ
ﭼ ﭽ ﭾ ﭿ ١٠٥ ١٠٥ ﮁ ﮂ ﮃ ﮄ
ﮅ ﮆ ﮇ ﮈ ﮉ ﮊ ﮋ ﮌ ﮍ
ﮎ ﮏ ﮐ ﮑ ﮒ ﮓ ﮔ ﮕ ﮖ ﮗ ﮘ
ﮙ ﮚ ﮛ ﮜ ﮝ ﮞ ﮟ ﮠ
ﮡ ﮢ ﮣ ﮤ ﮥ ﮦ ﮧ ﮨ ﮩ ﮪ ﮫ
ﮬ ﮭ ﮮ ﮯ ﮰ ﮱ ﯓ ﯔ ﯕ ١٠٦ ١٠٦ ﯗ ﯘ
ﯙ ﯚ ﯛ ﯜ ﯝ ﯞ ﯟ ﯠ ﯡ
ﯢ ﯣ ﯤ ﯥ ﯦ ﯧ ﯨ ﯩ
ﯪ ﯫ ﯬ ﯭ ﯮ ﯯ ﯰ ١٠٧ ١٠٧ ﯲ ﯳ
ﯴ ﯵ ﯶ ﯷ ﯸ ﯹ ﯺ ﯻ ﯼ ﯽ ﯾ
ﯿ ﰀ ﰁ ﰂ ﰃ ﰄ ﰅ ﰆ ﰇ ﰈ ﰉ ١٠٨ ١٠٨
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ عَلَيۡكُمۡ أَنفُسَكُمۡۖ لَا يَضُرُّكُم مَّن ضَلَّ إِذَا ٱهۡتَدَيۡتُمۡۚ
Bu âyet kişinin emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ani’l-münkeri (iyiliği emredip kötülükten alıkoyma vazifesini) terk etmesi veya ihmal etmesi durumunda, bunun, kula bir zarar vermeyeceği anlamına gelmez. Zira o kulun, emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ani’l-münkeri yerine getirmemesi durumunda hidâyeti tamamlanmış olmaz. Evet, şayet eliyle ve diliyle münkere karşı gelmekten âciz kalır da o münkeri kalbiyle inkâr ederse, işte o zaman başkasının sapıtması ona zarar vermez. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 246.)
Soru: Bu âyet ile emr-i bi’l-ma‘rûf nehy-i ani’l-münkeri terk etmeye delil getirene nasıl cevap verirsin?
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ عَلَيۡكُمۡ أَنفُسَكُمۡۖ لَا يَضُرُّكُم مَّن ضَلَّ إِذَا ٱهۡتَدَيۡتُمۡۚ
Bilgisi olmayan, bu âyet-i kerîmenin zâhirinden, iyiliği emredip kötülükten alıkoyma vazifesinin farz olmadığı gibi bir yanlış anlamaya düşebilir. Ancak bu âyet-i kerîmenin kendisinde, bunun, bütün gücünü kullanmasına rağmen emredilen zatın emredileni kabul etmediği hal ile sınırlı olduğuna işaret edilmiştir. Bunu da Yüce Allah’ın şu buyruğundan anlarız: “Siz doğru yolda olunca.” Çünkü emr-i bi’l-ma‘rûfu terk eden, doğru yola ermiş olamaz. (eş-Şenkîtî, 1/459.)
Soru: Zararın sadece sapıklık sahibiyle sınırlanması ne zaman olur?
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ شَهَٰدَةُ بَيۡنِكُمۡ إِذَا حَضَرَ أَحَدَكُمُ ٱلۡمَوۡتُ حِينَ ٱلۡوَصِيَّةِ
Bu anda yapılacak vasiyet muteberdir. İnsanda ölümün ilk alâmetleri belirse de ölüm anına ulaşsa da bu böyledir. Aklı sabit olduğu müddetçe bu hüküm devam eder. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 247.)
Soru: Kendisine ölümün geldiği kimse vasiyet edebilir mi, ederse bu neyi ifade ediyor?
فَأَصَٰبَتۡكُم مُّصِيبَةُ ٱلۡمَوۡتِۚ
Yüce Allah bu âyette ölümü “musibet” olarak isimlendirmiştir. Ölüm büyük bir musibet ve ağır bir afet olsa da bundan daha büyük musibet, ondan gafil kalmak, onu hatırlamaktan yüz çevirmek, onun hakkında tefekkürü ve onun için amel etmeyi terk etmektir. Şüphesiz ki ibret almak isteyenler için yalnız ölümün kendisinde bile ibret alınacak; tefekkür etmek isteyenler için de tefekkür edilecek birçok husus vardır. (Kurtubî, 8/264.)
Soru: Ölüm musibet midir? Ondan daha şiddetli ve büyük olanı nedir?
تَحۡبِسُونَهُمَا مِنۢ بَعۡدِ ٱلصَّلَوٰةِ فَيُقۡسِمَانِ بِٱللَّهِ
Buradaki alıkoymanın namazdan sonra olmasının şart koşulmasındaki fayda, vakti tâzim etmek ve şahitlikte bulunacakları korkutmak içindir. Çünkü melekler o vakitte hazır bulunurlar. (Kurtubî, 8/266.)
Soru: Yüce Allah neden yemin ve antlaşmanın namazdan sonra olmasını şart koştu?
فَيُقۡسِمَانِ بِٱللَّهِ إِنِ ٱرۡتَبۡتُمۡ لَا نَشۡتَرِي بِهِۦ ثَمَنٗا وَلَوۡ كَانَ ذَا قُرۡبَىٰ وَلَا نَكۡتُمُ شَهَٰدَةَ ٱللَّهِ إِنَّآ إِذٗا لَّمِنَ ٱلۡأٓثِمِينَ ١٠٦
(ولا نكتم شهادة الله) “Allah (için yaptığımız) şahitliği gizlemeyeceğiz,” yani Yüce Allah’ın, korunmasını ve edâ edilmesini emrettiği şahitliği gizlemeyeceğiz. Şehâdetin Allah’a izafe edilmesi, şahitliği tâzim içindir. (İbn Cüzeyy, 1/255.)
Soru: Şahitliğin Yüce Allah’a izafe edilmesindeki sebep nedir?
وَٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَٱسۡمَعُواْۗ وَٱللَّهُ لَا يَهۡدِي ٱلۡقَوۡمَ ٱلۡفَٰسِقِينَ ١٠٨
(وٱتقوا ٱلله وٱسمعوا) “Allah’tan korkun ve (O’nu) dinleyin,” yani icabet etmek ve emrolunduğunuz tüm buyrukları kabul etmek suretiyle dinleyin. (وٱلله لا يهدي ٱلقوم ٱلفسقين) “Allah, yoldan çıkmışlar topluluğuna rehberlik etmez.” kavli, geçen cümle için ilave(tezyil)dir. Kasıt ise şudur: Şayet korkmaz ve dinlemezseniz itaatten çıkmış olursunuz. Yüce Allah ise itaatinden çıkan bir toplumu hidâyete erdirmez; kendilerine fayda sağlayacak şeye veya cennet yoluna iletmez. (Âlûsî, 7/67.)
Soru: Bu âyette hidâyet ve tevfikin mânilerinden bir mâni vardır. Bu mâniyi açıkla.