Kuran
ﮠ
ﱈ
ﭜ ﭝ ﭞ ﭟ ﭠ ﭡ ﭢ ﭣ ١١٤ ١١٤ ﭥ ﭦ
ﭧ ﭨ ﭩ ﭪ ﭫ ﭬ ﭭ ﭮ ﭯ ١١٥ ١١٥ ﭱ ﭲ
ﭳ ﭴ ﭵ ﭶ ﭷ ﭸ ﭹ ١١٦ ١١٦
ﭻ ﭼ ﭽ ﭾ ﭿ ﮀ ﮁ ﮂ ﮃ
ﮄ ﮅ ﮆ ١١٧ ١١٧ ﮈ ﮉ ﮊ ﮋ ﮌ ﮍ ﮎ
١١٨ ١١٨ ﮐ ﮑ ﮒ ﮓ ﮔ ﮕ ١١٩ ١١٩ ﮗ ﮘ
ﮙ ﮚ ﮛ ﮜ ﮝ ﮞ ﮟ ﮠ ﮡ
ﮢ ﮣ ١٢٠ ١٢٠ ﮥ ﮦ ﮧ ﮨ ﮩ ﮪ
ﮫ ﮬ ﮭ ﮮ ﮯ ﮰ ﮱ ﯓ ﯔ ﯕ
١٢١ ١٢١ ﯗ ﯘ ﯙ ﯚ ﯛ ﯜ ١٢٢ ١٢٢ ﯞ ﯟ ﯠ
ﯡ ﯢ ﯣ ﯤ ﯥ ﯦ ﯧ ﯨ ﯩ ﯪ
ﯫ ﯬ ﯭ ﯮ ﯯ ﯰ ﯱ ١٢٣ ١٢٣ ﯳ ﯴ
ﯵ ﯶ ﯷ ﯸ ﯹ ﯺ ﯻ ﯼ ﯽ
ﯾ ١٢٤ ١٢٤ ﰀ ﰁ ﰂ ﰃ ﰄ ﰅ ﰆ ﰇ ١٢٥ ١٢٥
فَتَعَٰلَى ٱللَّهُ ٱلۡمَلِكُ ٱلۡحَقُّۗ
“Gerçeklik” ile vasıflanması, O’nun dışında “hükümdar” diye isimlendirilenlerin noksanlıktan hâlî olmadığına işarettir. (İbn Âşûr, 16/315.)
Soru: Yüce Allah’ın mülkü ile dünyanın hükümdarlarının mülkü arasındaki üç farkı kısaca açıkla.
وَلَا تَعۡجَلۡ بِٱلۡقُرۡءَانِ مِن قَبۡلِ أَن يُقۡضَىٰٓ إِلَيۡكَ وَحۡيُهُۥۖ وَقُل رَّبِّ زِدۡنِي عِلۡمٗا ١١٤
Bu âyet-i kerîmeden ilmi telakki etme hususunda edepli olmak gerektiği ve ilme kulak veren kimsenin, hocasının birbirine bağlı olan sözlerini bitirene dek acele etmeyip sabretmesi gerektiği anlaşılır. Hocası sözlerini bitirdikten sonra şayet sorusu varsa sorar, ilmi veren kimsenin sözünü keserek derhal soru sormaya atılmaz. Zira böyle bir tavır, ilimden mahrum olmaya sebep olur. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 514.)
Soru: İlim talebesinin bu âyet-i kerîmeden elde edeceği edep nedir?
وَلَا تَعۡجَلۡ بِٱلۡقُرۡءَانِ مِن قَبۡلِ أَن يُقۡضَىٰٓ إِلَيۡكَ وَحۡيُهُۥۖ وَقُل رَّبِّ زِدۡنِي عِلۡمٗا ١١٤
Onun ﷺ , vahyi çarçabuk almaya dair aceleciliği ve girişimi onun ilme duyduğu tam bir sevgiye ve hırsa delâlet edince Yüce Allah, ona, Kendisinden ilmini arttırmasını istemesini vahyetti. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 514.)
Soru: Âyet-i kerîmede faydalı ilmi elde etmede önemli bir vesile vardır. Bu nedir?
وَقُل رَّبِّ زِدۡنِي عِلۡمٗا ١١٤
“Rabbim, benim ilmimi arttır:” İbn Mes‘ûd η bu âyet-i kerîmeyi okuduğunda şöyle derdi: (اللهم زدني علما وايمانا ويقينا) “Ey Allah’ım! Benim ilmimi, imanımı ve yakînimi arttır.” (el-Beğavî, 3/142.)
Soru: Bu âyeti nasıl tedebbür edip onunla amel edebiliriz?
إِنَّ لَكَ أَلَّا تَجُوعَ فِيهَا وَلَا تَعۡرَىٰ ١١٨ وَأَنَّكَ لَا تَظۡمَؤُاْ فِيهَا وَلَا تَضۡحَىٰ ١١٩
Yüce Allah’ın, “Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır ne de çıplak kalmak” âyetinde açlık ile giysi; (ةانك لا تظمؤا فيها ولا تضحى) “Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın.” âyetinde ise susuzluk ile bedendeki acı birbiriyle ilişkilendirilmiştir. Çünkü açlık ile çıplaklık arasındaki münasebet bağlamında açlığın bedenin içinin, kendisine acı vermesinden koruyacak şeyden boş kalmasıdır ki o da yemektir; çıplaklığın ise bedenin, kendisine acı vermesinden koruyacak şeyden boş kalmasıdır ki o da sıcağın yakıcılığı ve şiddetli soğuğun acısıdır. Aynı bunun gibi susuzluk ile güneşin sıcaklığı arasında da bir münasebet vardır ki birincisi bedenin içinin hararetidir, ikincisi ise bedenin dışının sıcaklığıdır. (İbn Âşûr, 16/322.)
Soru: Neden âyet-i kerîmelerde açlık, çıplaklık ile; susuzluk ise sıcaklık ile ilişkilendirilmiştir?
فَمَنِ ٱتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشۡقَىٰ ١٢٣
İbn Abbas k der ki: “Yüce Allah Kur’ân’ı okuyup onunla amel edenin dünyada sapmamasına, âhirette de bedbaht olmamasına kefil olmuştur.” (Kurtubî, 14/156.)
Soru: Dünyada hidâyete erip âhirette de kurtulmak için sadece Kur’ân’ı ezberlemek yeterli midir?
وَمَنۡ أَعۡرَضَ عَن ذِكۡرِي فَإِنَّ لَهُۥ مَعِيشَةٗ ضَنكٗا
Artık onun için bir huzur ve rahatlık yoktur. Bilakis dalâleti sebebiyle göğsü dar ve sıkıntı içindedir. Zahiren bolluk içinde olsa, istediğini giyse, istediğini yese ve istediği yerde ikamet etse bile bu böyledir. Kalbi yakîne ve hidâyete ermedikçe bir endişe, şaşkınlık ve şüphe içinde kalmaya devam edecektir. İşte tüm bunlar da yaşamın çekilmezlerindendir. (İbn Kesîr, 3/164.)
Soru: Zâhirî mutluluklar kalbin mutlu olduğuna delil midir? Âyet-i kerîmeden yola çıkarak bunu açıkla.