Kuran
ﮖ
ﱃ
ﭝ ﭞ ﭟ ﭠ ﭡ ﭢ ﭣ ﭤ
ﭥ ﭦ ﭧ ﭨ ﭩ ﭪ ﭫ ﭬ ﭭ ﭮ
ﭯ ﭰ ﭱ ﭲ ٧١ ٧١ ﭴ ﭵ ﭶ ﭷ ﭸ ﭹ ﭺ
ﭻ ﭼ ﭽ ﭾ ﭿ ﮀ ﮁ ﮂ ﮃ ﮄ ﮅ ٧٢ ٧٢
ﮇ ﮈ ﮉ ﮊ ﮋ ﮌ ﮍ ﮎ
ﮏ ﮐ ﮑ ﮒ ﮓ ﮔ ﮕ ﮖ ﮗ ﮘ
٧٣ ٧٣ ﮚ ﮛ ﮜ ﮝ ﮞ ﮟ ﮠ ﮡ ﮢ
ﮣ ﮤ ﮥ ﮦ ﮧ ﮨ ﮩ ﮪ ﮫ ﮬ ﮭ ﮮ ﮯ
ﮰ ٧٤ ٧٤ ﯓ ﯔ ﯕ ﯖ ﯗ ﯘ ﯙ ﯚ
ﯛ ﯜ ﯝ ﯞ ﯟ ﯠ ٧٥ ٧٥
ﯢ ﯣ ﯤ ﯥ ﯦ ﯧ ﯨ ﯩ ﯪ ﯫ ٧٦ ٧٦
ﯭ ﯮ ﯯ ﯰ ﯱ ﯲ ﯳ ﯴ ﯵ ﯶ ﯷ
ﯸ ٧٧ ٧٧ ﯺ ﯻ ﯼ ﯽ ﯾ ﯿ ﰀ
ﰁ ﰂ ﰃ ﰄ ﰅ ﰆ ﰇ ﰈ ﰉ ٧٨ ٧٨
ثُمَّ لَا يَكُنۡ أَمۡرُكُمۡ عَلَيۡكُمۡ غُمَّةٗ ثُمَّ ٱقۡضُوٓاْ إِلَيَّ وَلَا تُنظِرُونِ ٧١
(ثم اقضوا الي) “Bundan sonra (vereceğiniz) hükmü bana uygulayın,” yani istediğinizi uygulayın. Âyetin mânası şudur: Nûh u kavmine dedi ki: “Şayet benim sizleri Allah’a davet etmem size zor geldiyse elinizden geleni ardınıza koymayın. Yüce Allah’a olan tevekkülüm ve güvenimden dolayı bu mânada ben sizleri umursamıyorum.” (İbn Cüzeyy, 1/385.)
Soru: Meydanlarda sergilenen kuvvet öylesine, hiç yoktan meydana gelmiş değildir. Bilakis kalp amellerinden bir amele bina edilen bir kuvvettir. Peki, bu kalp ameli nedir?
فَإِن تَوَلَّيۡتُمۡ فَمَا سَأَلۡتُكُم مِّنۡ أَجۡرٍۖ إِنۡ أَجۡرِيَ إِلَّا عَلَى ٱللَّهِۖ
Yapmış olduğum risâleti tebliğ ve davet üzerine karşılık olacak (من اجر) “bir ücret” (فما سالتكم) “sizden istemedim.” Benim alacağım mükâfat ve (ان اجري) “ecrim” (الا على الله) “Allah’tan başkasına ait değildir.” (el-Beğavî, 2/372.)
Soru: Âyet-i kerîme davetçinin doğruluğunun alâmetlerinden bir alâmeti zikretmiştir ki onunla ehl-i sünnet âlimleri bid‘at ehli âlimlerinden ayırır. Bu alâmet nedir?
فَكَذَّبُوهُ فَنَجَّيۡنَٰهُ وَمَن مَّعَهُۥ فِي ٱلۡفُلۡكِ وَجَعَلۡنَٰهُمۡ خَلَٰٓئِفَ وَأَغۡرَقۡنَا ٱلَّذِينَ كَذَّبُواْ بَِٔايَٰتِنَاۖ فَٱنظُرۡ كَيۡفَ كَانَ عَٰقِبَةُ ٱلۡمُنذَرِينَ ٧٣
Yüce Allah’ın Nûh’u u kurtarması, kendi katında onu yalanlayanları boğmasından daha önemli olduğu için ve bu kıssayı işitenlerin sevincini bir an önce sağlamak için Nûh’u ukurtarmasının zikri, kurtuluşun kendisinden gerçekleştiği boğma fiilinden önce gelmiştir. (İbn Âşûr, 11/243.)
Soru: Yüce Allah’ın Nûh’u u kurtarmasının, kavmini boğmasından önce zikredilmesinin faydası nedir?
ثُمَّ بَعَثۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِۦ رُسُلًا إِلَىٰ قَوۡمِهِمۡ فَجَآءُوهُم بِٱلۡبَيِّنَٰتِ فَمَا كَانُواْ لِيُؤۡمِنُواْ بِمَا كَذَّبُواْ بِهِۦ مِن قَبۡلُۚ كَذَٰلِكَ نَطۡبَعُ عَلَىٰ قُلُوبِ ٱلۡمُعۡتَدِينَ ٧٤
(على قلوب المعتدين) “haddi aşanların kalplerini,” yani küfürde ve inatta, bilinen çizgileri aşanların kalplerini... Bundan ötürü o kalpleri, hakkı kabul etmekten ve doğru yolu tutmalarından alıkoyarız. (Âlûsî, 11/216.)
Soru: Âyet-i kerîmenin de açıkladığı üzere, doğru yola hidâyet olunup muvaffak olunmaktan alıkoyan engeller nelerdir?
ثُمَّ بَعَثۡنَا مِنۢ بَعۡدِهِم مُّوسَىٰ وَهَٰرُونَ إِلَىٰ فِرۡعَوۡنَ وَمَلَإِيْهِۦ بِـَٔايَٰتِنَا فَٱسۡتَكۡبَرُواْ وَكَانُواْ قَوۡمٗا مُّجۡرِمِينَ ٧٥
Yüce Allah, aziz Kitabı’nda pek çok kez Mûsâ’nın u Firavun’la olan kıssasını zikretmiştir. Zira o, kıssaların en şaşırtıcı olanıdır. Firavun ondan son derece sakınıyordu. Ancak kaderin hükmü altına aldığı Firavun, kendisinden sakındığını (Mûsâ’yı) kendi yatağında, kendi sofrasında bir çocuk gibi büyütmüştür. Daha sonra Mûsâ u büyümüş ve Allah bir sebep kılarak kendisini onların arasından çıkarıp nübüvvet, risâlet, (Allah ile) konuşmayı bahşetmiş ve kendisini Allah’a davet etmesi için (Firavuna) göndermiştir. (İbn Kesîr, 2/408.)
Soru: Neden Kur’ân-ı Kerîm’de Mûsâ’nın u Firavun’la olan kıssası çokça tekrar edilmiştir?
قَالُوٓاْ أَجِئۡتَنَا لِتَلۡفِتَنَا عَمَّا وَجَدۡنَا عَلَيۡهِ ءَابَآءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا ٱلۡكِبۡرِيَآءُ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَمَا نَحۡنُ لَكُمَا بِمُؤۡمِنِينَ ٧٨
(و تكون لكما الكبرياء) “ululuk sizin ikinizin olsun diye mi,” yani büyüklük, otorite ve hükümdarlık sizin olsun diye mi geldin? (Kurtubî, 11/28.)
Soru: Davetçileri yapmış oldukları davetlerinde makam ve mevkii arzu etmeyle itham etmek eski bir metottur. Âyetten yola çıkarak bunu açıkla.
قَالُوٓاْ أَجِئۡتَنَا لِتَلۡفِتَنَا عَمَّا وَجَدۡنَا عَلَيۡهِ ءَابَآءَنَا وَتَكُونَ لَكُمَا ٱلۡكِبۡرِيَآءُ فِي ٱلۡأَرۡضِ وَمَا نَحۡنُ لَكُمَا بِمُؤۡمِنِينَ ٧٨
Deliller ancak delil ve hüccetlerle reddedilebilir. Hak ile gelen kimsenin sözlerini bu gibi ithamlarla reddetmek, bu ithamları getirenin, muhalifinin sözünü reddedecek bir şeyi getirmekten âciz olduğunu gösterir. Çünkü bu kimsenin elinde bir delil olsaydı şüphesiz delilini getirir ve “Senin kastın şudur,” “Senin istediğin budur” sözlerine sığınmazdı. O söylediği bu sözde ister sadık olsun ister yalancı olsun fark etmez, hiçbir surette böyle bir şey yapmazdı. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 371.)
Soru: Bu âyette bâtıl ehlinin münazarada kullandıkları bir üslup vardır. Bunu izah et.