Kuran
ﮒ
ﰿ
ﭙ ﭚ ﭛ ﭜ ﭝ ﭞ ﭟ ﭠ ٥٣ ٥٣ ﭢ
ﭣ ﭤ ﭥ ﭦ ﭧ ﭨ ﭩ ﭪ ﭫ
ﭬ ﭭ ﭮ ﭯ ﭰ ﭱ ﭲ ﭳ ﭴ
ﭵ ﭶ ﭷ ﭸ ﭹ ﭺ ﭻ ﭼ ﭽ ٥٤ ٥٤
ﭿ ﮀ ﮁ ﮂ ﮃ ﮄ
٥٥ ٥٥ ﮆ ﮇ ﮈ ﮉ ﮊ ﮋ ﮌ ﮍ ﮎ ﮏ ﮐ ﮑ
ﮒ ﮓ ﮔ ﮕ ﮖ ﮗ ﮘ ﮙ ﮚ ﮛ
٥٦ ٥٦ ﮝ ﮞ ﮟ ﮠ ﮡ ﮢ ﮣ ﮤ ﮥ ﮦ ﮧ ﮨ
ﮩ ﮪ ﮫ ﮬ ﮭ ﮮ ﮯ ﮰ ﮱ ﯓ ﯔ ﯕ
ﯖ ﯗ ٥٧ ٥٧ ﯙ ﯚ ﯛ ﯜ ﯝ ﯞ ﯟ ﯠ
ﯡ ﯢ ﯣ ﯤ ﯥ ﯦ ﯧ ٥٨ ٥٨ ﯩ ﯪ
ﯫ ﯬ ﯭ ﯮ ﯯ ﯰ ﯱ ﯲ ﯳ ﯴ ﯵ
ﯶ ﯷ ﯸ ﯹ ﯺ ﯻ ﯼ ﯽ ﯾ ﯿ ﰀ ﰁ
ﰂ ﰃ ﰄ ﰅ ﰆ ﰇ ﰈ ﰉ ﰊ ٥٩ ٥٩
وَكَذَٰلِكَ فَتَنَّا بَعۡضَهُم بِبَعۡضٖ لِّيَقُولُوٓاْ أَهَٰٓؤُلَآءِ مَنَّ ٱللَّهُ عَلَيۡهِم مِّنۢ بَيۡنِنَآۗ أَلَيۡسَ ٱللَّهُ بِأَعۡلَمَ بِٱلشَّٰكِرِينَ ٥٣
(و كذلك فتنا بعض هم ببعض) “Bir kısmını diğerleriyle işte böyle imtihan ettik,” yani kâfirleri müminler ile imtihan ettik. Bunun sebebine gelince, kâfirler şöyle diyorlardı: “Bizler zengin ve kavmin saygın kişileri iken bizim dışımızda Yüce Allah’ın kendilerine hakka ve saadete tevfik ederek ihsanda bulunduğu kimseler bu köle ve fakirler midir?” Onların bu sözü bunu uzak görme bâbındandı. Yüce Allah’ın “Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?” sözü ise kâfirlerin geçen sözlerine bir reddiyedir/cevaptır. (İbn Cüzeyy, 1/271.)
Soru: Zayıfların hidâyet bulması hak yoldan sapanlara nasıl bir fitne ve imtihan olmuştur?
أَلَيۡسَ ٱللَّهُ بِأَعۡلَمَ بِٱلشَّٰكِرِينَ ٥٣
“Allah şükredenleri daha iyi bilmez mi?” İman nimetinin kadrini ve kıymetini bilenler onlardır. Onlar bu nimet üzerine şükrederler. (İbn Teymiyye, 3/28.)
Soru: Âyet-i kerîmede “şükredenler”le kastedilenler kimlerdir?
وَإِذَا جَآءَكَ ٱلَّذِينَ يُؤۡمِنُونَ بِـَٔايَٰتِنَا فَقُلۡ سَلَٰمٌ عَلَيۡكُمۡۖ كَتَبَ رَبُّكُمۡ عَلَىٰ نَفۡسِهِ ٱلرَّحۡمَةَ أَنَّهُۥ مَنۡ عَمِلَ مِنكُمۡ سُوٓءَۢا بِجَهَٰلَةٖ ثُمَّ تَابَ مِنۢ بَعۡدِهِۦ وَأَصۡلَحَ فَأَنَّهُۥ غَفُورٞ رَّحِيمٞ ٥٤
O müminler sana geldikleri zaman onları selamlayıp güzel bir şekilde karşıla. Onları senden olacak bir selam ve esenlik ile karşıla. Onları, azimlerini ve himmetlerini arttıracak olan Allah’ın rahmeti, ihsanı ve geniş cömertliği ile müjdele. Yine buna ulaştıracak tüm sebep ve yollara teşvik et. Onları günahları işlemeye karşılık korkut ve Rablerinin mağfiretine ve bol ihsanına ulaşmaları için günahlardan tevbe etmeyi emret. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 258.)
Soru: Âlimlerin ve davetçilerin sâlih olan tâbileriyle ilişkileri nasıl olmalıdır?
وَكَذَٰلِكَ نُفَصِّلُ ٱلۡأٓيَٰتِ وَلِتَسۡتَبِينَ سَبِيلُ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ٥٥
Mücrimlerin (suçluların) yolu belli olduğu zaman, işte o an müminlerin de yolu belli olmuş demektir. (Kurtubî, 8/396.)
Soru: Neden mücrimlerin yolu zikredilip müminlerin yolu zikredilmedi?
وَلِتَسۡتَبِينَ سَبِيلُ ٱلۡمُجۡرِمِينَ ٥٥
Mücrimlerin yolu belirgin bir şekilde açığa çıktığı zaman ondan sakınıp uzak durmak mümkün olur. Bunun aksine şayet şüpheli ve karışık bir hâlde olsaydı bu yüce maksat hâsıl olmazdı. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 259.)
Soru: Mücrimlerin yollarının açıklanmasındaki hikmet nedir?
قُل لَّوۡ أَنَّ عِندِي مَا تَسۡتَعۡجِلُونَ بِهِۦ لَقُضِيَ ٱلۡأَمۡرُ بَيۡنِي وَبَيۡنَكُمۡۗ
Yani onu üzerinizde gerçekleştirirdim ve sizin için kaçacak bir yer olmazdı. Ancak bu iş (الحليم) “el-Halîm” (ceza vermede acele etmeyen) ve (الصبور) “es-Sabûr” (çok sabırlı) olanın katındadır. O ki âsiler kendisine isyan etmelerine rağmen, cüretkârların (mâsiyet işlemek suretiyle) cüretine rağmen onlara âfiyet verip rızıklandırır ve gizli ve açık nimetlerini onlara bağışlar. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 259.)
Soru: Bu âyet Yüce Allah’ın rahmetine nasıl delâlet eder?
وَعِندَهُۥ مَفَاتِحُ ٱلۡغَيۡبِ لَا يَعۡلَمُهَآ إِلَّا هُوَۚ وَيَعۡلَمُ مَا فِي ٱلۡبَرِّ وَٱلۡبَحۡرِۚ وَمَا تَسۡقُطُ مِن وَرَقَةٍ إِلَّا يَعۡلَمُهَا
(و ما تسقط من ورقة إلا يعلمها) “O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez,” yani ağaçtan bir yaprak düşmeyedursun onun ne zaman nereye düşeceğini ve havada ne kadar döneceğini bilir. Yine hiçbir tane olmasın ki onun ne zaman ne kadar filizleneceğini ve kimin onu yiyeceğini bilir. (Kurtubî, 8/405.)
Soru: Âyet-i kerîme Yüce Allah’ın ilminin genişliğini gösteren bir misal zikretti. Onu açıkla.