Kuran
ﮕ
ﱃ
ﭚ ﭛ ﭜ ﭝ ﭞ ﭟ ﭠ ﭡ ﭢ
ﭣ ﭤ ﭥ ﭦ ﭧ ﭨ ﭩ ﭪ ﭫ ﭬ ﭭ ﭮ ﭯ
ﭰ ١١٨ ١١٨ ﭲ ﭳ ﭴ ﭵ ﭶ ﭷ ﭸ
ﭹ ١١٩ ١١٩ ﭻ ﭼ ﭽ ﭾ ﭿ ﮀ
ﮁ ﮂ ﮃ ﮄ ﮅ ﮆ ﮇ ﮈ ﮉ
ﮊ ﮋ ﮌ ﮍ ﮎ ﮏ ﮐ ﮑ ﮒ
ﮓ ﮔ ﮕ ﮖ ﮗ ﮘ ﮙ ﮚ ﮛ ﮜ
ﮝ ﮞ ﮟ ﮠ ﮡ ﮢ ﮣ ﮤ ﮥ
ﮦ ﮧ ﮨ ﮩ ﮪ ﮫ ﮬ ﮭ ﮮ ﮯ ﮰ
١٢٠ ١٢٠ ﯓ ﯔ ﯕ ﯖ ﯗ ﯘ ﯙ ﯚ
ﯛ ﯜ ﯝ ﯞ ﯟ ﯠ ﯡ ﯢ ﯣ
ﯤ ١٢١ ١٢١ ﯦ ﯧ ﯨ ﯩ ﯪ ﯫ ﯬ
ﯭ ﯮ ﯯ ﯰ ﯱ ﯲ ﯳ ﯴ ﯵ ﯶ
ﯷ ﯸ ﯹ ﯺ ﯻ ﯼ ﯽ ١٢٢ ١٢٢
وَعَلَى ٱلثَّلَٰثَةِ ٱلَّذِينَ خُلِّفُواْ حَتَّىٰٓ إِذَا ضَاقَتۡ عَلَيۡهِمُ ٱلۡأَرۡضُ بِمَا رَحُبَتۡ وَضَاقَتۡ عَلَيۡهِمۡ أَنفُسُهُمۡ وَظَنُّوٓاْ أَن لَّا مَلۡجَأَ مِنَ ٱللَّهِ إِلَّآ إِلَيۡهِ ثُمَّ تَابَ عَلَيۡهِمۡ لِيَتُوبُوٓاْۚ
Yüce Allah’ın, kulunun tevbesini kabul etmesi, kulun pişmanlığı ve üzülmesi nispetincedir. Günahını umursamayıp o günahı bir sıkıntı duymadan işleyen kimsenin tevbesi özürlüdür. Kendince tevbesinin kabul olduğunu zannetse de bu böyledir! (Tefsîru’s-Sa‘dî, 354)
Soru: Âyet-i kerîme tevbenin rükünlerinden en büyüğüne işaret etmiştir. Bu nedir?
وَعَلَى ٱلثَّلَٰثَةِ ٱلَّذِينَ خُلِّفُواْ حَتَّىٰٓ إِذَا ضَاقَتۡ عَلَيۡهِمُ ٱلۡأَرۡضُ بِمَا رَحُبَتۡ وَضَاقَتۡ عَلَيۡهِمۡ أَنفُسُهُمۡ وَظَنُّوٓاْ أَن لَّا مَلۡجَأَ مِنَ ٱللَّهِ إِلَّآ إِلَيۡهِ ثُمَّ تَابَ عَلَيۡهِمۡ لِيَتُوبُوٓاْۚ
Kalbin tam mânasıyla Yüce Allah’a bağlanması ve yaratılmışlardan beklentinin kesilmesi hayrın olacağının ve her türlü sıkıntının son bulacağının alâmetidir. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 354)
Soru: Sıkıntı sahibinin sıkıntısı ne zaman sona erer?
يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُواْ ٱتَّقُواْ ٱللَّهَ وَكُونُواْ مَعَ ٱلصَّٰدِقِينَ ١١٩
Buradaki “doğruluk”tan, dilin doğruluğu kastedilmiş olabilir. Çünkü bu üç kişi samimi kimselerdi ve yalan sözle mazeret üretmemişlerdi. İşte Yüce Allah bu sadakatleriyle onlara fayda sağlamıştır. Dilin doğruluğundan daha genel bir doğruluk da kastedilebilir ki o da sözlerde, fiillerde, maksatlarda ve alınan kararlardaki doğruluktur. (İbn Cüzeyy, 1/372)
Soru: Doğruluk birden fazla mânayı kastettiği için büyük bir vasıftır. Bunu izah et.
ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمۡ لَا يُصِيبُهُمۡ ظَمَأٞ وَلَا نَصَبٞ وَلَا مَخۡمَصَةٞ فِي سَبِيلِ ٱللَّهِ وَلَا يَطَـُٔونَ مَوۡطِئٗا يَغِيظُ ٱلۡكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنۡ عَدُوّٖ نَّيۡلًا إِلَّا كُتِبَ لَهُم بِهِۦ عَمَلٞ صَٰلِحٌۚ
Yüce Allah kulunu emredilen amelleri yerine getirirken çektiği meşakkatle beraber mükâfatlandırır. Âyette ifade edildiği gibi: “İşte onların Allah yolunda bir susuzluğa, bir yorgunluğa duçar olmaları...” Nebî ﷺ Âişe’ye şöyle demiştir: “Senin mükâfatın, yorgunluğun nispetincedir.” (İbn Teymiyye, 3/461)
Soru: Müslüman, amelinin ve bu amelde çektiği meşakkatin karşılığını alacaktır. Âyet-i kerîmeden yola çıkarak bunu açıkla.
لِّيَتَفَقَّهُواْ فِي ٱلدِّينِ وَلِيُنذِرُواْ قَوۡمَهُمۡ إِذَا رَجَعُوٓاْ إِلَيۡهِمۡ لَعَلَّهُمۡ يَحۡذَرُونَ ١٢٢
Daha sonra Yüce Allah bunun dışında, üstünlük sağlamak ve övünmek gibi sebepler için ilmi gaye edinenlerin büyük bir dalalete saplandığına işaret etmek için ilmin gayesini açıkladı. Kendilerine bir haberi ulaştıranın haberini kabul etmeyi zorunlu kılarak şöyle buyurdu: (لعلهم) “Umulur ki” hepsi (يحذرون) “sakınırlar,” yani elde ettikleri fıkıh ilmiyle Yüce Allah’tan korkanların hâli gibi bir hâle bürünürler. Çünkü o (korku) her hayrın başıdır. Kalp onunla berraklaşır, hayra yönelip şerden uzaklaşır. Buradaki geniş bilgiden, “fıkıh”tan kasıt Kitap ve Sünnet’i ezberleyip; dinin usulleri olan akaid ve şer‘î hükümleri, âdâb ve fezâil ilimleri gibi ilimler aracılığıyla anlamaktır. (el-Bikâî, 3/403)
Soru: Kendisini Allah’tan korkunun takip etmediği ilim hakkındaki düşüncen nedir?
وَمَا كَانَ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ لِيَنفِرُواْ كَآفَّةٗۚ فَلَوۡلَا نَفَرَ مِن كُلِّ فِرۡقَةٖ مِّنۡهُمۡ طَآئِفَةٞ لِّيَتَفَقَّهُواْ فِي ٱلدِّينِ وَلِيُنذِرُواْ قَوۡمَهُمۡ إِذَا رَجَعُوٓاْ إِلَيۡهِمۡ لَعَلَّهُمۡ يَحۡذَرُونَ ١٢٢
Bu âyette, oldukça önemli bir konuya bir delil, bir irşad ve oldukça önemli bir fâideye ince bir üslupla dikkat çekme vardır. O da Müslümanların kamu maslahatlarından bir maslahatı sağlayacak kimseleri belirlemeleri, bu kimselerin de bu işe zamanını ayırarak bütün gayretleriyle bu uğurda çaba harcamaları ve başka hiçbir şeyle uğraşmamalarıdır. Böylelikle onların yararlarına olacak işler yerine gelir ve faydaları tamamlanmış olur. Hepsinin hedef ve nihaî gayeleri bir olur ki o da din ve dünya maslahatlarını sağlamaktır. Yollar ayrılıp meşrepler çeşitlilik gösterse bile maksatlar bir olur. İşte bu, tüm işlerde faydalı olan genel hikmetlerden biridir. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 355)
Soru: Bu âyet görevleri yönetmede esastır. Bunu izah et.
وَمَا كَانَ ٱلۡمُؤۡمِنُونَ لِيَنفِرُواْ كَآفَّةٗۚ فَلَوۡلَا نَفَرَ مِن كُلِّ فِرۡقَةٖ مِّنۡهُمۡ طَآئِفَةٞ لِّيَتَفَقَّهُواْ فِي ٱلدِّينِ وَلِيُنذِرُواْ قَوۡمَهُمۡ إِذَا رَجَعُوٓاْ إِلَيۡهِمۡ لَعَلَّهُمۡ يَحۡذَرُونَ ١٢٢
Bir ilmi öğrenen kimseye düşen görev kullar arasında o ilmi yayıp o ilim hakkında kendilerine nasihatte bulunmaktır. Zira ilmin bir âlim aracılığıyla yayılması o âlimin bereketinden ve kendisi lehine artan ecrindendir. Âlim sadece kendi nefsiyle yetinip hikmet ve güzel öğütle Yüce Allah’ın yoluna davet etmekten geri durursa ve bilmedikleri hususlarda câhillere öğretmeyi terk ederse o ilimden Müslümanların elde edeceği ve kendisinin o ilimden elde edeceği netice ne olur ki! Neticede bu âlim ölünce ilmi de kendisiyle beraber ölecek ve hiçbir semere vermeyecektir. Bu ise Yüce Allah’ın kendisine ilim verip kavrayış bahşettiği kimsenin başına gelebilecek mahrumiyetin en ileri derecesidir. (Tefsîru’s-Sa‘dî, 355)
Soru: İlim talebesinin elde ettiği ilim ile fayda elde etmesinin en mükemmel yolu nedir?